Askerlik borçlanması sigorta girişini öne çeker- Prof. Dr. Cem Kılıç

Emeklilik her çalışanın hayalidir. Bütün çalışanlar bir gün emekli olup torunlarına, çocuklarına daha çok zaman ayırmanın planlarını yapar. Emeklilik için kurulan hayalleri öne çekmek isteyen kişiler daha erken emekli olabilmenin yollarını ararlar. Askerlik borçlanması erkek sigortalılar için emekliliği öne çekmenin yöntemi olabilir.

Emeklilik nasıl hesaplanır?

Bir kişinin emekli olabilmesi için üç şartı bir arada yerine getirmesi gerekir. Bu şartlardan ilki sigortalılık süresidir. Sigortalılık süresi ilk kez çalışılmaya başlanan tarihte işlemeye başlar ve kişi çalışmaya devam etse de, etmese de devam eder. Dolayısıyla, ilk kez 1 Ocak 1990’da sigortalı çalışmaya başlayan bir kişi, 1 Ocak 2000 tarihinde 10 yıl sigortalılık süresini tamamlamış olur. Emeklilik için gerekli ikinci şart ise prim ödeme gün sayısıdır. Prim ödeme gün sayısı ise kişinin çalıştığı, adına prim ödenen günleri ifade eder. Kişi çalışmaz veya borçlanma yapmaz ise prim ödeme gün sayısı artmaz. Emeklilikte üçüncü şart ise yaş şartıdır. Kişinin ilk kez sigortalı olduğu tarihe göre belirlenen bu üç koşulu birlikte sağladığı gün, emeklilik hakkı kazanması söz konusu olur.

Bir günün bile önemi var

Bir kişinin hangi koşullarda emekli olacağı, ilk kez sigortalı olarak çalışmaya başlanılan güne göre belirlenir. Bu nedenle de bir günün bile önemi vardır. Örneğin, 8 Eylül 1999 tarihinde ilk kez sigortalı olarak çalışmaya başlayan bir erkek sigortalı 58 yaşında emekli olabilirken, 9 Eylül 1999’da ilk kez sigortalı olan bir erkek sigortalı 60 yaşında emekli olabilir. Bu nedenle, sigorta girişi emeklilik için hayati önemdedir.

Askerlik nasıl borçlanılır?

Erkek sigortalılar, er veya erbaş olarak silah altında geçirdikleri süreleri ve yedek subay okulundaki süreleri borçlanabilirler. Askerlik borçlanması, borçlanılabilecek sürelere ilişkin primlerin SGK’ya ödenmesiyle yapılır. Askerlik borçlanması yapmak isteyen sigortalı, SGK’ya askerliğini yaptığını gösterir belgelerle birlikte başvurur ve yalnızca bu sürelerin primlerini ödeyerek borçlanma yapar. Askerlik borçlanması yapacak kişi borçlanacağı sürelere ilişkin prim tutarlarını kendisi belirler ve kendi cebinden öder. 2017 yılı için askerlik borçlanması yapacak bir kişinin borçlanacağı her bir gün için ödemesi gereken en düşük tutar 18.96 TL’dir Dolayısıyla, 400 gün askerlik borçlanması yapacak bir kişinin 7 bin 584 TL, 540 gün askerlik borçlanması yapacak bir kişinin ise 10 bin 238 TL ödeme yapması gerekir. Bu rakamlar askerlik borçlanmasının minimum düzeyden yapılması halinde geçerlidir. Borçlanma yapmak isteyen sigortalı isterse daha yüksek tutardan borçlanma yapabilir.

Askerlik borçlanması ne fayda sağlar?

Askerlik borçlanması, borçlanan kişinin prim ödeme gün sayısının artmasını sağlar. Dolayısıyla, emekli olmak için gerekli sigortalılık süresi ve yaş şartını sağlayan, ancak çalıştığı günler emekli olmasına yetmeyen bir sigortalı askerlik borçlanmasıyla emekli olmaya hak kazanabilir. Örneğin, emekli olmasına altı ay kalan bir erkek sigortalı, altı ay daha çalışmak yerine altı aylık askerlik süresini borçlanarak hemen emekli olabilir.

Borçlanma her durumda erken emekli etmez

Diğer yandan, ilk kez sigortalı olduğu tarihten sonra askerlik borçlanması olan kişilerde bu borçlanması yalnızca prim ödeme gün sayısını artırır, ancak emeklilik tarihini öne çekmez. Fakat çalışmaya başlamadan önce askere giden bir sigortalı askerlik borçlanması yaparsa, ilk kez sigortalı olduğu tarih borçlanma süresi kadar geriye gider. Örneğin, ilk kez 1 Ocak 2000 tarihinde sigortalı olan ve askerliğini 1999 yılında, yani sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce yapan bir sigortalı, altı aylık askerlik borçlanması yaparak iki yıl daha erken emekli olabilir. Normalde 1 Ocak 2000’deki sigorta girişi nedeniyle 60 yaşında emekli olabilecek olan bu kişi, altı aylık borçlanmayla sigorta girişini altı ay öne çekecek ve 1 Temmuz 1999 sigorta girişi üzerinden 58 yaşında emekli olma hakkına kavuşacaktır. Ancak önce sigortalı olarak çalışan daha sonra askere giden bir kişinin yapacağı askerlik borçlanması sigortalılık girişini geriye çekmeyecek, yalnızca prim ödeme gün sayısını artıracaktır.

Borçlanma için prim yatmamış olması gerekir

Askerlik borçlanması yapılabilmesi için askerlik süresince kişi adına sigorta primi yatırılmamış olması gerekir. SSK’lı çalışanlar için işverenlerce askerlik süresince sigorta primi yatırılmaz. Yani, askere giden işçi adına işveren prim ödemesi yapmaz. Bu dönemde prim yatırıldığı tespit edilirse fiili çalışma söz konusu olamayacağı için SGK tarafından askerlik süresince ödenen primler iptal edilir. Dolayısıyla, askere giden çalışanların kendilerini bir işyerinden sigortalı göstermeleri doğru olmayacaktır. Diğer yandan, Bağ-Kurlular için askerlik süresince prim yatırılması mümkündür. Bağ-Kurlu kişilerden işlerinin başında fiilen bulunması gerekmeyenler, askerlik döneminde primlerini ödemeye devam edebilirler. Ancak SSK’lılar için askerlik döneminde prim ödenmesi mümkün değildir, borçlanma yapılması gerekir.

Kaynak: Milliyet

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/askerlik-borclanmasi-sigorta-girisini-one-ceker-prof-dr-cem-kilic/

İşçi temsilciliği ve işçi konseyleri – 1- Dr. Murat ÖZVERİ

İşçi işe giriyor, işe giriş tarihi tartışmalı. 

İşe aldığı işçiyi işveren Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) geç bildirmiş. İşten çıktıktan sonra işçinin kıdeme bağlı haklarını hesaplamak için kıdem süresini belirlemek zorunlu. İşçinin işe giriş tarihi olarak aksini çok sağlam kanıtlarla kanıtlayamazsanız işverenin SGK’ye bildirdiği tarih esas alınıyor.

İşçi işe giriyor, işvereninin kim olduğu tartışmalı.

İşveren benim işçim değil, taşeron işçisi diyor. İşçi “Hayır ben asıl işte, asıl işverenin işçilerinin yaptığı işleri yaparak çalıştım, tüm emir ve talimatları asıl işverenin ustabaşından aldım, hayatımda taşeronu bir kez dahi görmedim” diyor.

İşçi işe giriyor, ücreti tartışmalı. 

İşveren 4857 sayılı İş Yasası’nın 37. maddesi uyarınca işçinin ücretini, fazla çalışmasını, ücretten yapılan yasal kesintileri gösteren ücret hesap pusulası vermek zorunda. Ücret hesap pusulası yerine Vergi Usul Yasası’na göre düzenlenecek bordro da verebilir.

İşveren ücret hesap pusulasında işçinin gerçek ücretini göstermiyor. Ücretin bir kısmını işçinin banka ücret hesabına yatırıp, diğerini elden veriyor. Adına çift bordro uygulaması deniliyor. İşçinin SGK primleri gerçek ücret üzerinden değil, bildirilen ücretten yatırıldığı için, işçinin hastalandığında aldığı geçici iş göremezlik ödeneği, iş kazası meslek hastalıklarında aldığı sürekli iş göremezlik geliri, fesihte kıdem tazminatı, iş kazasında maddi manevi tazminatı eksik yatırılıyor. İşçi gerçek ücreti kanıtlayabilmek için bin dereden su getirmek zorunda kalıyor.

İşçi işe girmiş çalışıyor, çalışma süreleri tartışmalı. 

İşveren işin başlangıç ve bitiş saatlerini gösteren, işçinin imzasının bulunduğu puantaj kayıtları tutmak zorunda. Bu kayıtlara göre işçinin yaptığı fazla çalışmaları hesaplayıp, işçi özlük dosyası içerisinde saklaması bir diğer yasal zorunluluk.

İşveren puantajları eksik tutuyor, işten atılma korkusuyla ses çıkartamayan işçiye imzalattırıyor, işçinin yaptığı fazla çalışmaların bir kısmını bordroda gösterip bordroyu da işçiye imzalattırıyor. İşçi yine işten atılma korkusuyla bu duruma ses çıkartamıyor.

İşçi işe girmiş çalışıyor, işi ve çalışma koşulları tartışmalı.

İşçi işe girdikten bir süre sonra işi değiştiriliyor, işyeri ve iş koşulları ağırlaştırılıyor. İşveren iş koşullarında esaslı değişiklik yapabilmesi için işçinin olurunu almak zorunda. İşçiden yazılı olurunu alıyor. İşçi vermesem işimden olacaktım gerçekte rızam yoktu diyor. Rızasının olup olmadığı tartışmalı. Bir kez imza atmış aksini işçi kanıtlamak zorunda.

İşçi İşe girmiş çalışıyor, işçi sağlığı iş güvenliği eğitimi alıp almadığı tartışmalı.

İşveren işe giren her işçiye işçi sağlığı iş güvenliği eğitimlerini vermek, gerekli koruyucu malzemeyi sağlamak zorunda. İşçilere, almadıkları eğitimleri almış gibi, verilmeyen koruyucu malzeme verilmiş gibi tutanaklar imzalattırılıyor.

İşçi işe girmiş çalışıyor, sendika hakkının olup olmadığı tartışmalı.

Sendika hakkı, Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış temel bir sosyal hak. Üstelik Türk Ceza Kanunu 118. maddesinde sendikal özgürlüğü engelleme diye bir suç tanımlamış. Yani işçiyi sendikal faaliyetleri veya sendika üyeliği nedeniyle işten atmak suç.

İşveren, konu sendika olunca anayasal hakmış, yaptığı suçmuş, hiç aldırmıyor. Verimsizdi, geçimsizdi, işletmem dara girdi vb. işçiden veya işletmeden kaynaklanan nedenler üreterek işçiyi işten atıyor. İşçi gerçek işten atılma nedeninin sendika üyeliği olduğunu kanıtlamak için kıvrım kıvrım kıvranmak zorunda kalıyor.

İşçi işten atılmış, işten atılış nedeni tartışmalı.

İş Yasası’na göre işveren eğer otuzdan fazla işçi çalıştırıyorsa, işçinin işyerindeki kıdemi de altı aydan fazla ise, işçi belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışıyorsa, işveren işçiyi işten çıkartmak için geçerli bir nedene dayanmak, bu geçerli nedeni açık ve kesin bir şekilde yazılı olarak işçiye bildirmek zorunda.

İşveren fesih bildirimi veriyor ama fesih bildirimine yazdıklarının bir çoğu doğru değil. Fesih sebebi üretilmiş. İşçi, bir başka sebeple işverenin işten çıkarttığını kanıtlamak zorunda.

Kısaca işverenlerin ezici çoğunluğu eski deyimle kahir ekseriyeti İş Yasası’na uymuyor. İş Yasası’na uymayan hiç bir işveren ben İş Yasası’na uymadım demiyor. Aksine İş Yasası’na uygun çalıştığını gösteren onlarca belge sunuyor. Böylece çalışma yaşamının  iki yüzü şekillenmiş oluyor. Çalışma yaşamının birinci yüzünde işçinin kanıtlayamadığı gerçek durum yer alıyor. Yani maddi gerçeklik. Çalışma yaşamının ikinci yüzünde ise işverenin belgelerle gösterdiği, gerçek ilişkilerle ilgisi olmayan görünen gerçeklik.

İşçi maddi gerçekliği yaşıyor, işverenin hazırladığı görünen gerçekliğe göre alması gereken haklarının ya çok azını alıyor veya hiç alamıyor.

Peki işyerinde işverenin maddi gerçekliği ters yüz etmesini engelleyecek, bir kurum olsa, örneğin 50 işçi çalıştıran her işyerinde bir işçi temsilciliği bulunsa. İşyerinde işçi sayısı 50 işçi sayısını ve 50’nin katlarını her aştığında bir işçi temsilcisi daha göreve başlasa. (50 işçi için 1, 50-100 işçi için iki 100-150 arasında 3 …vb.) Birden fazla işçi temsilcisi olan yerlerde bu temsilciler kendi aralarında işyeri konseylerini oluştursalar ne olur?

Gelecek haftaya devam edeceğiz. Bir hafta süresince görüş ve önerilere açığız.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/isci-temsilciligi-ve-isci-konseyleri-1-dr-murat-ozveri/

Beklenen iyileşme gerçekleşemiyor- Güngör Uras

Ekonomi politikalarının hedefi insandır. İnsanın kısa yaşam süresi içinde yaşam koşullarını iyileştirmektir.

Bunun için ekonominin büyümesi, büyüyen ekonomide herkese iş ve aş imkanının sağlanması, büyümenin nimetlerinin insanlar arasında dengeli olarak dağılımı beklenir.

Türkiye İstatistik Kurumu her yıl “Gelir ve Yaşam Koşulları” araştırmasıyla ülkemizdeki değişimi belirliyor.

Dün yayımlanan 2016 yılı araştırmasının en çarpıcı bulguları, “gelir eşitsizliğinin az da olsa arttığını” ve de “halkımızın % 68’inin borç yükü altında olduğunu” gösteriyor.

Hane halkı kullanılabilir gelirinin, hane halkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak hesaplanan eşdeğer hane halkı büyüklüğüne bölünmesi ile elde edilen eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirine göre; en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 0.7 puan artarak %47.2, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0.1 puan artarak %6,2 oldu.

Buna göre, toplumun en zengin %20’sinin gelirinin en yoksul %20’sinin gelirine oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7.6’dan 7.7’ye yükseldi.

 

Gelir eşitsizliği artıyor

Bir toplumda gelir adaletli olarak paylaşılmışsa (herkes eşit gelir elde ediyorsa) Gini katsayısı “0” değerini alır. Gelirler yalnız bir kişi tarafından alınmışsa Gini katsayısı “1” olur. Özetle, Gini oranının artması eşitsizliğin arttığını, azalması ise eşitsizliğin azaldığını gösterir. Gini katsayısı 2015 yılında 0.397 iken, 2016 yılında 0.007 puan arttı, 0.404 oldu. Eşitsizlik arttı.

Ortalama gelir 19.139 TL 

Türkiye’de ortalama yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri bir önceki yıla göre %15.9 arttı. 16 bin 515 TL’den 19 bin 139 TL’ye yükseldi.

Maaş ve ücret gelirleri %49.7, emekli-dul aylıkları % 18.0 ile toplam gelirde en yüksek paya sahip.

Toplam hane halkı kullanılabilir fert gelirleri içerisinde en yüksek pay, % 49.7 ile maaş ve ücret gelirlerine ait. Emekli ve dul aylıklarının payı %18.0, yevmiyelerin payı % 2.5. (İşte bu nedenle, halkımızın genel ve devamlı beklentisi maaş ve ücret zammı.)

Müteşebbis gelirlerinin ağırlığı % 19.8.

Gayrimenkul ve menkul kıymet gelirlerinin toplam gelirlerdeki payları küçük. Gayrimenkul gelirinin payı % 3.1. Menkul kıymet gelirlerinin payı % 2.5.

Nüfusun %14.3’ü yoksul

Hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin (gelir sıralamasında en ortadaki gelir rakamının) %50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0.4 puanlık düşüşle %14.3 olarak gerçekleşti.
Bu ölçüye göre yoksul sayısı 11.0 milyon. Medyan gelirin %60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0.7 puan azalarak %21.2 oldu. Bu ölçüye göre ise yoksul sayısı 13 milyon 328 bin.

Okur-yazar olmayanlar…

TÜİK araştırması önemli verileri ortaya koydu. Hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okuryazar olmayanların %26.2’si, bir okul bitirmeyenlerin %24.1’i yoksul iken, bu oran lise altı eğitimlilerde %12.5, lise ve dengi okul mezunlarında i %6.2, yükseköğretim mezunları ise %1.7 oldu.

Yaşam koşulları dalgalandı

Halkımızın % 59.7’si ev sahibi % 24.4+ü kiracı.

Halkımızın % 17.4’ü konut masraflarının çok yük getirdiğinden, % 59.2’si biraz yük getirdiğinden yakınıyor. % 23.4’ü yük getirmediğini söylüyor.

Halkımızın % 21.6’sı borç ödemede zorlandığını, %39.9’u borç ödemeleri yük getirse de ödemeyi sürdürdüğünü anlatıyor.

Halkımızın % 34.0’ü evden uzak bir haftalık tatil masrafını karşılayabildiğini, %66.0’sı ise karşılayamadığını belirtiyor.

İki günde bir et, tavuk ya da balık içerek yemek masrafını karşılayabilenlerin oranı 2015 yılında % 64.2 iken, 2016 yılında %62.3 oldu.

Gelir ve yaşam koşulları araştırmasının bulguları, büyümenin önemini tekrar öne çıkarıyor.

Ekonomi üretime dayalı olarak büyüyecek ki, daha çok insana iş, daha çok aş imkânı yaratılabilsin.

Gelir dağılımında iyileştirme fakirliğin paylaşılmasıyla değil, büyüyen gelirin daha adil paylaşılmasıyla gerçekleşebilir.

Gelir ve yaşam konularındaki sorunların büyüklüğü, hükümetin sosyal politikalarının önemini ortaya çıkarıyor.

Ne var ki bütün bunların arkasında üretim var. Üretime dayalı büyüme olmadan, gelir ve yaşam koşullarında iyileşme istenen ölçüde gerçekleştirilemez.

Kaynak: Milliyet

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/beklenen-iyilesme-gerceklesemiyor-gungor-uras/

Bir fotoğraf, bir grev, bir ülke… Doç. Dr. Aziz Çelik

Bu fotoğraf Türkiye’de grev hakkının özetidir. Bakanlık, ekim başında Türkiye’de yapılacak olan ILO toplantısının uluslararası sendikal örgütler ve Avrupa işçi örgütleri tarafından neden boykot edildiğinin sebebini başka yerde aramasın


Siz hiç sendikaya üye oldukları için işçileri işten atan işverenin fabrikaya gelen kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alındığını gördünüz mü? Hiç hakkını arayan çalışanını kapının önüne koyan işverenin fabrikayı basan jandarma tarafından yaka paça götürüldüğünü okudunuz mu?

Siz hiç işçileri ölümüne çalıştıran, iş cinayetleri ve meslek hastalığı sonucu ölümlerine yol açan patronlara bu fotoğraftaki gibi muamele yapıldığını işittiniz mi? Veya siz hiç hileli iflas ve bin bir türlü mevzuat labirentini kullanarak işçi alacaklarının, işçinin alınterinin ve göz nurunun üstüne yatıp keyif çatan sahtekâr işverenin kollarında kolluk kuvvetleri marifetiyle götürüldüğüne tanık oldunuz mu? Ben görmedim, duymadım, okumadım.

Bazı fotoğraflar vardır dile gelir, konuşur, meselenin özünü fazla söze ihtiyaç duymadan anlatır. Bazı fotoğraflar vardır memleketin halini özetler. Karmaşık görünen, üstü örtülen meseleleri, saklanan ve gizlenen gerçekleri apaçık anlamamızı sağlar. Bazı fotoğraflar vardır artık minareye kılıf bulmak mümkün değildir. Bu fotoğraf da öyle!

Grev itinayla kırılır!
Düzce’de bir fabrika önü, duvarda “bu işyerinde grev vardır” pankartı, kapıda bir kamyon mal çıkarmaya çalışıyor, kamyonun önüne oturmuş grevci işçiler, onların birkaç katı tam teçhizatlı jandarma ve jandarma tarafından gözaltına alınan grev gözcüsü. Bu fotoğraf Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Düzce’de kurulu Tekno Maccaferri işyerinde yürütmeye çalıştığı grevden. Greve fabrikada çalışan 41 işçiden 37’si katılıyor. Dördü yasa gereği zorunlu olarak çalışıyor. İşçiler yekvücut, direniyor. İşveren ise 31 Temmuz 2017’de başlayan grevi sık sık jandarma müdahalesi ile kırmaya çalışıyor.

DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Tekno Maccaferri işyerinde yürüttüğü grev adeta bir çalışma ilişkileri laboratuvarı gibi.

Onlarca kitaba bedel, hızlandırılmış bir sınıf mücadelesi, devlet ve sermaye ilişkileri, iş hukuku (hukuksuzluğu) kursu gibi.

Sendikal hak ve özgürlüklerin nasıl itinayla ihlal edildiğinin, örgütlenmenin nasıl engellendiğinin, grev oylamasına nasıl hile karıştırıldığının, sermayenin valilik ve kolluk kuvvetleri üzerindeki nüfuzunun, kısaca hukuksuzluğun ve keyfiliğinin bir özeti gibi.

Grev birkaç kez kolluk kuvvetlerince kırılmaya çalışıldı. 24 Ağustos 2017’de kolluk kuvvetleri gözetiminde yasaya aykırı biçimde yarı mamul madde ile makine ekipmanları dışarıya çıkarıldı. Yasadışı mal çıkaran yükleme kamyonlara jandarma eşlik etti.

Grev gözcüsü işçilerin itirazlarına karşı, malların Valiliğin oluru ve savcılığın sözlü talimatı doğrultusunda çıkarıldığı söylendi.

Bunun yasadışı olduğunu belirten grev gözcüleri gözaltına alındı ve mallar zorla dışarıya çıkarıldıktan sonra serbest bırakıldı.

Bitmedi. Tam 12 Eylül günü, 12 Eylül’e yakışan bir uygulama ile jandarma ikinci kez grevi kırmaya kalktı. Yine yasaya aykırı bir biçimde, işyerinden yarı mamul ve makine ekipmanları dışarıya çıkarılmak istendi. Bu hukuksuzluğu bedenleri ile engellemeye çalışan grevci işçiler darp edildi. Grev kırıcılık mal çıkaran kamyonlara eşlik eden jandarmanın gözetiminde yapıldı. İşçilerin hepsi grevde olduğuna göre, içeride çalışan kimse yok. O halde içeriden çıkarılan ne? Grevden önce üretilen mallar, onları yükleyecek işçiler grevdeyse dışarı çıkarılmaz. Öte yandan fabrikadan hammadde, malzeme ve makine de dışarı çıkarılmaz.

Yapılan işlem açıkça suç ama bu suça kamu idarecileri de ortak oluyor.

Hukukmuş, yasaymış, grev anayasal hakmış kimin umurunda! Sermayenin menfaatleri söz konusu olduğunda anayasanın ve hukukun ne önemi var!

Düzce cephesinde yeni bir şey yok
Son grev kırıcılığı Tekno Maccaferri işvereninin ve Düzce’deki mülki amirlerinin, bürokrasinin ve kolluk kuvvetlerinin ilk marifeti değil. Bir Türk-İtalyan ortak şirketi olan Tekno Maccaferri işvereni grevi kırmak için grev oylamasında hileye başvurarak sendikal hakları ihlal etmeye başladı.

“Uyanık” işveren sendikanın grev kararını boşa çıkarmak için, Haziran 2017 içinde, Ankara ofisinde çalışan işçi sayısını SGK kayıtları üzerinden 37 kişi arttırdı. Üç dört kişinin çalıştığı ofise adeta bir fabrika kadar işçi alındı. Grev kararının ardından, beklendiği gibi işveren grev oylaması talebinde bulundu ve 21 Haziran 2017’de yapılan grev oylamasında greve “hayır” çıktı. Birleşik Metal muvazaalı (hileli) işçi alımına dayanan grev oylamasına itiraz etti. 25 Haziran 2017 tarihinde, Düzce İş Mahkemesi sendikanın itirazını kabul ederek, hileli oylamayı iptal etti. Hileli grev oylaması yoluyla grevi engelleyemeyen işveren şimdi de kolluk kuvvetlerini kullanarak grevi kırmaya çalışıyor.

Sendikal örgütlenmeye karşı ülkenin her yerinde aşina olduğumuz hukuksuzluklar Düzce’de sık sık yaşanıyor. 2011 yılında Düzce’de Masdaf işyerinde yine Birleşik Metal-İş örgütlenmesi sonrasında 120 işçi işten çıkarılmış, işçilerin direnişi kolluk kuvvetlerince kırılmak istenmiş, işçiler gözaltına alınmıştı. Hatta Düzce Müftülüğü de işverene arka çıkarak “işi gereğinden fazla yavaşlatmak ve işyerine zarar vermek, kârı ve kârlılığı azaltıcı davranışlarda bulunmak çalışanı ağır dini mesuliyet altına sokar” şeklinde hutbelerin camilerde okunmasını sağlamıştı.

Grev hakkı ayaklar altında
Anayasa bakarsanız grev işçilerin temel haklarından biri. Dolayısıyla hükümetin, valinin, savcının ve hakimin kullanılması için titizlenmesi, korunması için seferber olması gereken bir hak. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Grev Türkiye’de hükümetin ve valilerin iki dudağı arasında. Hükümet istediği grevi keyfi olarak yasaklayabilmekte ve maalesef bu konuda etkili bir hukuk yolu yok. Danıştay adeta grev ertelemelerini onaylayan bir notere dönüştü. Anayasa Mahkemesi grev hakkını koruyan kararlar veriyor ama dinleyen yok, uygulayan yok. AKP döneminde 62 bine yakın işçiyi kapsayan 13 grev ertelendi. Sadece 2017 yılında beş büyük grev ertelendi. 2017’de ertelenen grevlerden ikisi Birleşik Metal-İş’in greviydi.

Grev hakkı sadece grev ertelemesi/yasaklaması yoluyla engellenmiyor: Bir diğer yol ise grev kırıcılığı. Grev kırıcılığının da envaiçeşit yöntemi var ülkemizde. Yasak olmasına rağmen, grevci işçi yerine başka işçi çalıştırmak, fabrikadan yasadışı mal ve malzeme çıkarmak, işçileri tehdit ve şantaj ile greve katılmaktan alıkoymak, kolluk kuvvetleri yoluyla grev gözcülerine müdahale etmek en bilinenleri…

Düzce’de yaşananlar büyük resmin bir parçası. Grevin devletin en üst makamlarınca tehlikeli ilan edilmesi, grevlerin hükümet tarafından sistematik olarak yasaklanması yerel düzeyde de hukuksuzluğa ve işgüzarlığa davet çıkarıyor. Biz yine de hatırlatalım: Türk Ceza Kanunu madde 118’e göre sendikal faaliyeti engellemek, grevi kırmaya çalışmak suçtur. Olur ya, belki bir gün bir savcı mülkiyeti korumak için değil Türk Ceza Kanunu’ndaki bu suçu işleyenler için harekete geçer.
Fotoğrafa dönerek bitirelim. Bu fotoğraf Türkiye’de grev hakkının ve sendikal hakların özetidir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Ekim ayı başında Türkiye’de yapılacak olan ILO toplantısının uluslararası sendikal örgütler ve Avrupa işçi örgütleri tarafından boykot edilme sebebini başka yerde aramasın, bu fotoğrafa baksın. Bu fotoğraf yeterince açıklayıcı.
Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/bir-fotograf-bir-grev-bir-ulke-doc-dr-aziz-celik/

‘Sana dede diyeceğim’- Dr. Murat ÖZVERİ

Bizim kuşak açısından bayramlar yaşlandığımızı anımsadığımız günlere dönüştü.

Bana “abi” dediklerinde gururlandığım yaşlardan, “amca” deyince şaşırdığım yaşlara hızla geldim.

Komşumuzun kızı var İdil. İdil dört yaşında ve ben onu kızdırmaktan inanılmaz zevk alıyorum. Geçen gün ellerini beline koyup bana bağırarak “Bundan sonra ben de sana dede” diyeceğim diye tehdit etti.

Amca denmesi şaşırtmış ne yalan söyleyeyim biraz da burkmuştu. Amca denildikten sonra sağa sola telefon açıp Karacaoğlan’a sığınmıştım. “Sakal seni cımbız ile yolayım/ Bir kız bana emmi dedi neyleyim”.

İdil’in gözlerinden alev çıkartarak bundan sonra sana dede diyeceğim demesi ise çok hoşuma gitti. “De kız yakışır, de” dedim. Ben sevinince bu kez İdil inat etti. Annesi babası duymasın dede desin diye çikolata da verdim, inatlaştı dede demedi.

Elli yaş ve üstü bir zamanlar bize çok yaşlı gözükürdü. Şimdi yetmiş yaşında ölenler için gençmiş diyoruz.

Demem odur ki, bayramlarda neşelendirmek için hediye verilen, “aferinlerle” başı okşanan yaşları çok gerilerde bıraktık. Artık ziyaret ediliyor, ellerimizden öpülüyor.

Bu bayram ben de ziyarete gelen gençlere odaklandım.

Bu gençler ne konuşuyorlar, dünyayı nasıl okuyorlar, nelerden besleniyorlar, nelere nasıl gülüyor, hangi dili kullanıyorlar?

Bir oyun gibiydi. Çok da hoşuma gitti.

Dört günde gençlik uzmanı olmadım. Gençleri tanıdığımı da söyleyecek değilim.

Dört günde gençleri tanımadım ama gençlere ne çok ön yargı ile baktığımı, ne denli haksız genellemelerle onları tanımladığımızı fark ettim. Üzüldüm.

Kıraç “Dadaloğlu” bozlağını okurken diyor ki; Muharrem Ertaş’a sormuşlar, bozlak nedir diye. Muharrem Usta demiş ki, “Bozlak gök kubbeye atılmış bir çığlıktır”. Bu çığlığı Muharrem Ertaş kendi üslubu ile, Cem Karaca kendi üslubu ile, Kıraç da kendi üslubu ile atmışlar. Aynı şeyi üç kuşak birbirinden farklı söylemiş.

Gençleri dinlediğimde gördüm ki onlar da kendi çığlıklarını kendi bildikleri gibi atmaya devam ediyorlar.

Bizim kuşağımızın beslendiği yerlerden beslenmiyor olabilirler, bizim bilgilendiğimiz gibi bilgilenmiyor da olabilirler. Bizim kullandığımız ritüelleri de kullanmıyorlar.

Örneğin babalarının yanında ayaklarını uzatıp, yatar gibi oturmak hiç de babalarına saygı duymadıkları anlamına gelmiyor. Onlar saygılarını sevgilerini babalarına “babiş” diyerek de gösterebiliyorlar.

Gençleri dinlediğimde umutlandım. Biz onların yeteneklerini görmesek de, biz kendi egomuza hapsolmuş, her iş bizle başlamış bizle bitecekmiş gibi düşünsek de, biz her şeyin en iyisini biz biliriz desek de, gençler bizden farklı, kendi çağlarına uygun bir dil inşa ederek gürül gürül var olma mücadelesi veriyorlar.

Aşık oluyorlar, bizim gibi değil, sevdiklerini söylüyorlar, bizim gibi değil, saygı gösteriyorlar bizim gibi değil.

Farkında değiliz ama, biz gençken bizim yaşımızda olan kendi yaşlılarımızdan biz de farklıyız. Biz de bizden öncekilerden farklı bir yaşlılık sürüyoruz. Belki de bizden önceki kuşakla ortak noktamız gençlerimizden yakınmamız. Onlar bizden, biz kendi gençlerimizden yakınıyoruz.

Dağıldım yazıyı toplayamıyorum.

Yani demem o ki ben bu bayram gençlere haksızlık ettiğimizi düşündüm. Ben bu bayram gençlerden umutlandım. Ben bu bayram gençleri üzdüğümüzü, küstürdüğümüzü, buna hakkımız olmadığını düşündüm.

Ben bu bayram İdil bana dede desin istediğimi iliklerimde duydum. Ben bu bayram yaşlandım.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/sana-dede-diyecegim-dr-murat-ozveri/

TÜKETİCİ FİYAT ENDEKSİ AĞUSTOS 2017

2017 Ağustos ayı itibariyle bir aylık enflasyon yüzde 0,52 oranında, oniki aylık enflasyon yüzde 10,68 oranında ve yıllık ortalama enflasyon ise yüzde 9,66 oranında artış göstermiştir.

Konfederasyonumuz üyesi sendikaların bağıtladığı toplu iş sözleşmelerinin bir bölümünde ücret zamlarının enflasyona endeksli olduğu ve ücret zammının hesabında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Tüketici Fiyatları Endeksi’nin (TÜFE) esas alındığı bilinmektedir.

TÜİK’in ekte bir örneği gönderilen 05 Eylül 2017 günlü Tüketici Fiyatları Endeksi (2003=100) haber bültenine göre; 2017 Ağustos ayı itibariyle  bir aylık enflasyon yüzde 0,52 oranında, oniki aylık enflasyon yüzde 10,68 oranında ve yıllık ortalama enflasyon ise yüzde 9,66 oranında artış göstermiştir.

Öte yandan, bazı sözleşmelerde ücret zamlarının altışar aylık dönemler halinde gerçekleşen enflasyon esas alınarak uygulandığı bilinmektedir. Bu kapsamda, Mart-Ağustos 2017 dönemi itibariyle altı aylık enflasyon oranı, Ağustos 2017 endeks değeri olan 311,85 rakamının, Şubat 2017 endeks değeri olan 302,17 rakamına bölünmesiyle bulunan yüzde 3,20 oranındadır.

Kaynak: Türk-İş

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/tuketici-fiyat-endeksi-agustos-2017/

Performansını düşüren işçi tazminatsız atılamaz

İşyerinden ‘performansını bilinçli olarak düşürdüğü’ gerekçesiyle tazminatsız atılan işçi, 6 yıldır sürdürdüğü hukuk mücadelesini kazandı ve tazminatını aldı


Delikli makine operatörü olarak çalıştığı işyerinden performansını bilinçli olarak düşürdüğü gerekçesiyle tazminatsız atılan işçiye, 6 yıl sonra yargıdan müjdeli haber geldi. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, işçiye kıdem ve ihbar tazminatının ödenmesi gerektiğine hükmederek kararı bozdu.

İHA’nın haberine göre, Kayseri’de çalıştığı işyeriyle aynı sektörde faaliyet gösteren başka bir fabrikadan daha iyi şartlarda teklif aldığı iddia edilen işçi, işveren tarafından ‘bilinçli olarak performansını düşürdüğü’ gerekçesiyle kapı önüne konuldu. Yıllarca çalıştığı işyerinden tazminatsız şekilde atılan işçi, ilk olarak Kayseri 2. İş Mahkemesi’nde alacak davası açtı. Tarafları dinleyen mahkeme, işverenin performans düşüklüğüne dair uyarı ve savunma taleplerini içeren tutanakları imzalamayan işçinin tazminatsız işten çıkarılmasına onay verdi. Davacı işçi kararı temyiz edince, devreye Yargıtay 9. Hukuk Dairesi girdi.

Yargıtay kararı bozdu, yerel mahkeme direndi

Yargıtay kararı bozdu. Davalı işverenin ‘işçinin düşük performans sebebiyle savunmasının istendiğini, savunma vermediğini ve veriminin düşmesi sebebiyle iş sözleşmesinin feshedildiğini’ savunduğuna dikkat çeken Yargıtay, “İşyeri disiplin kurulu kararında hammadde ve malzemeyi zayi etmek suçundan sözleşmenin feshedildiği yazılıdır. Davalı işveren davacının hammadde ve malzemeye zarar verdiğini ispat edememiştir. Cevap dilekçesinde sözü edilen hususlarda sadece performansa dayalı belge sunulmuştur” dedi.

Yargıtay kararında şu ifadeler yer aldı: “İşçinin düşük performans göstermesi geçerli fesih nedeni olabilirse de İş Kanunu’nun 25. maddesinde düzenlenen haklı fesih nedenleri arasında işçinin performans düşüklüğü yer almamaktadır. Böyle olunca davacının ihbar ve kıdem tazminatı isteklerinin kabulü gerekirken, isteklerin reddi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.”

Yargıtay’ın kararı bozmasının ardından yeniden yapılan yargılama sonunda Kayseri 2. İş Mahkemesi, kararında direnince devreye bu kez Yargıtay Hukuk Genel Kurulu girdi. Genel Kurul kararında, işverenin, davacının işyerindeki tavırları, çalışma verimini düşürmesi, kendisine verilen uyarı ve savunmaları imzalamayı reddederek işverenin yönetim yetkisini tanımaması sebebiyle iş sözleşmesinin disiplin kurulu kararı ile haklı sebeple feshedildiğini savunduğu, bu sebeple davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanamayacağını bildirerek davanın reddini istediği hatırlatıldı. Mahkemece dinlenen davalı tanıkları beyanlarında, davacının ortalama günde 500 adet çelik delik delmekteyken başka bir işyerinden teklif aldığını belirttikten sonra günlük 240 adet delik deldiğinin iddia edildiği de belirtildi.

Haklı değil, geçerli fesih nedeni

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında şu ifadeler kullanıldı: “İş sözleşmesinin feshine neden olarak gösterilen düşük performans gösterme, 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 18.maddesinde düzenlenen geçerli fesih nedenidir. Performans düşüklüğü haklı fesih nedeni oluşturacak ağırlıkta olmamakla birlikte işyerinin normal işleyişini bozan, iş görme borcunun gerektirdiği şekilde yerine getirilmesini engelleyen hallerden olup geçerli fesih nedeni oluşturduğundan, bu fesih şekli de işçinin kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanmasına engel teşkil etmez.

Davacının kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulü gerekirken reddine karar verilmesi hatalıdır. İşçi görevini uyarıya rağmen hiç yerine getirmezse işveren haklı sebeple derhal; eksik, kötü, yetersiz bir biçimde yerine getirirse geçerli fesih hakkını kullanabilecektir. Dosya kapsamında yer alan tutanaklardan da anlaşıldığı üzere davacının iş görme borcunu hiç yerine getirmemiş olmasından değil, eksik ve kötü ifa ettiğinden bahsedilmektedir.

Hal böyle olunca, iş sözleşmesinin performans düşüklüğüne dayalı olarak geçerli sebeple feshedildiği anlaşılan davacının, Özel Daire bozma kararında da değinildiği gibi kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulü gerekirken reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Yerel mahkeme kararının belirtilen nedenlerden dolayı bozulmasına, düzeltme yolu kapalı olmak üzere oybirliği ile karar verildi.”

2011 yılında başlattığı hukuk mücadelesini kazanan işçi, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı sonrası tazminatını aldı.

Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/performansini-dusuren-isci-tazminatsiz-atilamaz/

AĞUSTOS 2017 AÇLIK ve YOKSULLUK SINIRI

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.504,74 TL,

 

YAZ MEVSİMİ SEBZE-MEYVE FİYATLARINI DÜŞÜRDÜ AMA MUTFAK HARCAMASI ARTTI ve GEÇİM DERDİ DEVAM EDİYOR…

DÖRT KİŞİLİK AİLENİN AÇLIK SINIRI 1.505 TL, YOKSULLUK SINIRI 4.901 TL

ON İKİ AYLIK MUTFAK ENFLASYONU YİNE ÇİFT HANELERDE: YÜZDE 10,51

BİR KİŞİNİN AYLIK GEÇİM MALİYETİ 1.881 TL OLARAK HESAPLANDI.

 

 

TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) tarafından otuz yıldan bu yana her ay düzenli olarak yapılan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının sonuçları, yaz mevsiminde yaş sebze-meyve fiyatlarındaki gerilemenin mutfak harcamasına nispeten olumlu yansıdığını, fakat elde edilen ücret gelirinin yetersizliği nedeniyle geçim derdinin sürdüğünü ortaya koydu.

 

TÜRK-İŞ Araştırmasının Ağustos 2017 ayındaki sonucuna göre:

 

  • Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.504,74 TL,
  • Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.901,42 TL oldu.
  • Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 1.880,65 TL olarak gerçekleşti.

 

Konfederasyonumuz tarafından hesaplanan gıda fiyatları endeksi ile Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK) tarafından hesaplanan gıda ve tüketici fiyatları endeksindeki son oniki aylık gelişim aşağıdadır.

Konfederasyonumuzca hesaplanan tutarlar ücret düzeyi olmayıp haneye girmesi gereken toplam gelir miktarıdır. Ancak hanede çalışan sayısının sınırlı ve fakat ele geçen ücretin yetersiz olduğu durumlarda, elde edilen gelir birden fazla kişinin geçimini karşılayamamakta, kişi başına “insanca geçim için” yapılması gereken harcama tutarı yetersiz kalmaktadır.

 

TÜRK-İŞ’in bu araştırması alanında ilktir. Daha sonra bu alanda yapılan benzeri çalışmalara da örnek olmuştur/olmaktadır. “Açlık ve Yoksulluk Sınırı” çalışmasında hesaplamaya temel alınan gıda maddelerinin fiyatları, Konfederasyonumuzca piyasadan, market ve semt pazarları sürekli ve düzenli dolaşılarak doğrudan tespit edilmektedir. TÜİK tarafından derlenen fiyat verileri kullanılmamakta ve fakat, gelişmeleri değerlendirmek ve kıyaslama yapmak için sonradan izlenmektedir. Çalışma bu niteliğiyle bağımsızdır.

 

Konfederasyonumuz her ayın son haftasında ve TÜİK açıklamasından yaklaşık bir hafta önce hesaplama sonuçlarını kamuoyuna açıklamaktadır ve bu yönüyle, tüketici fiyatlarındaki artış eğilimini yansıtan “öncü gösterge” niteliğini de taşımaktadır. 

Kaynak: Türk-İş

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/agustos-2017-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

Gece çalışması sağlığa zararlıdır- Dr. Murat ÖZVERİ

4857 sayılı İş Yasası çalışma yaşamı açısından  gece döneminin günün hangi saatlerine denk geldiğini açıkça belirleyerek sınırlandırmıştır. Yasanın 69 . maddesine göre çalışma yaşamında “gece” en geç saat 20.00’da başlayan en erken 06.00’a kadar süren ve en fazla 11 saat olan zaman dilimidir. İş yasası gece çalışmasını 7.5 saatle sınırlandırmıştır.

Gece çalışması sağlığa zararlıdır. Gece çalışması uyku bozukluklarına, uyku bozuklukları da bir dizi ciddi hastalıkların doğmasına neden olmaktadır.*

Vücudumuzun gece gündüz farklılıklarına uyum göstermesi sağlık açısından zorunludur. Bu uyumu sağlayan ise vücudumuzun sadece karanlıkta salgıladığı melatonin adı verilen bir hormondur. Işık vücudun melatonin salgılamasını engellediği için gündüzleri vücudumuz melatonin salgılamaz. İnsan vücudu melatonin salgılamaya gece 21’de başlar. Gece 02.00-04.00 arası vücudun en fazla melatonin salgıladığı gece dönemidir. **

Melatonin sadece uyku veren bir hormon değildir. Aynı zamanda vücudumuzda tümör gelişimini baskılayan da bir hormondur. Ayrıca yeterince uyumamak bağışıklık sisteminizi saldırılara açık hale getirmektedir. Böylece vücut potansiyel kanser hücrelerine karşı savaşta güçsüz kalmaktadır. “Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) kanser kolu Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (UKAA), geceleri çalışmayı ‘Muhtemel kanserojen etkisi bulunanlar’ listesine dahil etmiştir.”***

Gece çalışmasının etkilerini sürekli gece çalışma yerine vardiyalı bir şekilde, gece gündüz çalışmasının yer değiştirilerek yapılması da gidermemektedir. Vardiyalı çalışan insan, devamlı olarak vücudunun ritminde değişikliklerle karşı karşıya kalmakta ve bu durum da çok ciddi sağlık problemlerine neden olmaktadır. Üstelik gece çalışmalarının etkileri uzun sürelidir.

8 bin işçi üzerinde yapılan araştırma sonuçları vardiyalı çalışmanın ülsere sebep olduğu ve onu aktif hale getirdiğini kanıtlar bir sonuç vermiştir.

Ayrıca dönen postada çalışan işçilerin, sabit postada çalışanlara oranla 8 kat daha fazla ülsere yakalanma riskinin bulunduğu saptanmıştır.

Gece vardiyasında çalışanlarda, akıl ve ruh sağlığı sorunları ile sindirim sistemi rahatsızlıklarının daha sık görüldüğü belirlenmiştir. Üstelik vardiyalı çalışmayı bırakanların bu çalışma sistemi nedeniyle hastalıklara yakalanma riskleri yıllar geçse de devam etmektedir.****

Gece çalışmasının sağlığa zarar vermesi piyasa açısından önemli değildir. Olmamıştır. Üretim sistemlerinin gelişimi, üretimi 24 saat sürdürülebilir bir etkinliğe dönüştürmüştür. Dolayısıyla da 24 saat işleyebilecek üretim olanaklarına sahip işverenle, fiziki, sosyal olarak ancak belirli bir dönem çalışma olanağı bulan işçinin çıkarları bu alanda da karşı karşıya gelmiştir.

İşveren açısından bazı işler nitelikleri gereği kesintisiz 24 saat sürdürülmesi gereken işlerdir. Aynı şekilde, işverenler açısından, değişen piyasa koşullarına uyum sağlayabilmek, rekabet yarışında geri kalmamak için, üretim faktörlerinin tamamı en kârlı şekilde kullanılmalı, üretim sürecinde atıl kalan bir faktöre asla izin verilmemelidir.

İşveren açısından piyasa koşulları işletmenin 24 saat çalışmasını gerektiriyorsa, işverene göre gece çalışması yapılması bir tercih değil, zorunluluktur.

Unutmayalım ki iş süresi işverenin iş gücü üzerinde denetimini en üst noktaya çıkartarak en az girdi ile en fazla çıktıyı sağlamayı hedeflediği bir zaman dilimidir. Bu yanıyla iş süresinden işçi lehine yapılan her kısıtlama işveren açısından denetim hakkına bir müdahale, maliyetlerinde bir artış olarak algılanmaktadır.

Bu nedenle de, sanayi devrimi sonrasında yaşanan ve yüzyıldan fazla süren çalışma sürelerinin kısaltılması ve katı kurallara bağlanması çabasına işverenler set çekmek istemişlerdir. Bu set çekme isteminin dayanak noktası, kaçınılmaz olduğu ileri sürülen küreselleşme, alternatifi ise, çalışma sürelerinin belirlenmesinde taraflara olabildiğince geniş bir hareket serbestisi bırakılmasıdır. Yani iş sürelerinde esneklik.

4857 sayılı İş Yasası’nın 69. maddesinde 04.04.2015 tarihinde 6643 sayılı Yasa’nın 37. maddesiyle yapılan değişiklik, çalışma sürelerinde esnekliğin ilk adımlarından birisidir.

Gece çalışması gibi sağlığa zararlı olduğu kanıtlanmış bir çalışma biçimindeki sınırlamayı, turizm, özel güvenlik ve sağlık hizmeti yürüten işler açısından kaldırıp, bu işlerde işçinin yazılı oluru alınması koşuluyla 7.5 saatin üzerinde gece çalışması yaptırılmasının önünün açılması, çalışma sürelerini sınırlandıran hükümlerde gelecekte yapılacak düzenlemelerin ilk adımıdır.

Yasal değişikliğe bağlı olarak 19.08.2017 tarihinde yönetmelikte de değişiklik yapılmış, yapılan değişiklikle turizm, özel güvenlik ve sağlık hizmeti yürüten işlerde çalışan işçiler için gece 7.5 saatten fazla çalıştırma yasağı kaldırılmıştır.

Çalışma, sağlığa zararlıdır. Gece çalışması, sağlığa normal çalışmadan daha da zararlıdır. Çalışma sürelerini sınırlandıran yasal hükümlerin delinip esnetilmesi, çalışma sürelerinde esneklik isteminin yasallaşması hepsinden daha fazla zararlıdır.

*Canan ULUOĞLU,Canan ULUOĞLU,http://tipbilimleri.turkiyeklinikleri.com/abstract-tr_52484.html, İn.T.20.10.2009
**Metin Özata, “Uyku Melatonin Ve Pineal Bez” http://www.tavsiyeediyorum.com/makale_2864.htmİn.T.15.10.2009
***http://www.saglikbilgisi.gen.tr/gece-calisanlar-dikkat.html İn.T.15.10.2009
**** Cihangir BAYCAN, “Emniyet Teşkilatındaki Vardiyalı Çalışma Sistemlerinin Ergonomik İncelenmesi ve Alternatif Sistemler” http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/26/yeni/web/Cihangir_BAYCAN.htm, İn.T.15.10.2009

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/gece-calismasi-sagliga-zararlidir-dr-murat-ozveri/

Gençler eğitimsiz, eğitimliler işsiz, işi olan örgütsüz, emek sudan ucuz- Dr. Murat ÖZVERİ

Genç nüfus (15-24 yaş) arasında işsizlik oranı yüzde 19.8. Her 5 gencimizden birisi işsiz. Genç işsizlik oranı kadınlar arasında genel orandan daha da yüksek. Nisan 2017 itibariyle, 15-24 yaş arası kadınlar arasında işsizlik oranı yüzde 24.6, tarım dışı işsizlik oranı ise yüzde 29.3. Genç her 4 kadından birisi işsiz.

Gençlerimizi dünya standartlarına uygun eğitecek bir eğitim sistemi yok. Bu sistem içerisinde çok az genç, kişisel yetenekleri, ailelerin özel çabası, az sayıdaki nitelikli eğitim veren kurumların uğraşları sayesinde gelişmiş eğitim alabiliyor. Nitelikli eğitim alanların ise eğitimlerine uygun nitelikli iş bulmaları neredeyse olanaksız.

Dünya Ekonomik Forumunun yıllık olarak yayımladığı “Dünya İnsan Kaynakları”* raporunun 2016 yılı sonuçlarına göre 130 ülke arasında yüksek nitelikli iş olanakları yaratmada Türkiye 69. sırada yer alıyor. Rapor bize  Türkiye’deki mevcut işlerin sadece  yüzde 19.8’inin yüksek nitelikli iş gücü gerektirdiğini söylüyor.

Aynı rapor nüfusunun yüzde 41.8’i 25 yaş altı gençlerden oluşan Türkiye’ye, eğitim hizmetlerinin kalitesinden memnuniyet sıralamasında 83. sırada yer  veriyor.

İnsan kaynaklarını en verimli değerlendirme konusunda ise Türkiye 130 ülke arasında 73. sırada yer alıyor.

Gençler çalışma yaşamına atılınca da meslek içi eğitimi yeterince alamıyorlar. İşverenlerin, çalışanlarına kendilerini geliştirmeleri için sağladıkları yatırım ve mesleki eğitim olanakları açısından Türkiye 130 ülke arasında 93. sırada.

İnsan kaynaklarını verimli kullanan ilk beş ülke Finlandiya, Norveç, İsviçre, Japonya ve İsveç, karşılığını da katma değeri yüksek, değerli kimyasallar ve yüksek teknoloji üreterek satma sayesinde alıyorlar. Japonya, İsviçre ve Almanya yüksek teknoloji, ve değerli kimyasallar üretip satmada ilk sırada yer alan ülkeler. Türkiye teknoloji ve değerli kimyasallar üretip satma konusunda 130 ülke içerisinde 39. sıraya girebilmiş.

Gençlerimiz işsiz, iyi eğitim alamıyor, iyi eğitim alanlar eğitimlerine uygun nitelikli iş bulamıyor.

Yani Türkiye insan kaynaklarını  akıllı kullanarak, genç nüfusunu rekabet üstünlüğü sağlamanın aracına dönüştürerek üretmeyi, küresel piyasalara açılmayı sağlayabilmiş değil. Bu nedenle de Türkiye yıllardır, emeği yağmalayarak, ucuz iş gücü sayesinde küresel piyasalarda kalmaya çalışıyor.

DİSK-AR Sendikalaşma ve Toplu İş Sözleşmesi Raporu (2013-2017) emeğin nasıl bu kadar rahat yağmalandığının da yanıtını veriyor. Raporun ortaya koyduğu gerçeklere göre “Türkiye’de işçiler sendikasız, sendikalı işçiler toplu sözleşmesiz!”** Raporun özet bölümüne göre:

“Kayıt dışı işçileri de kapsayan fiili sendikalaşma oranı yüzde 10.

Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi oranı genelde yüzde 7.3, özel sektörde ise sadece yüzde 5.5.

İşçilerin yüzde 90’ı sendikasız, yüzde 95’i toplu iş sözleşmesiz.

Sendikalı işçilerin yaklaşık üçte biri toplu iş sözleşmesi kapsamı dışında.

2013-2017 arasında sendikalı işçi sayısı 1 milyondan 1.6 milyona çıkmasına rağmen, sendika üyesi işçilerin yaklaşık 450 bini toplu iş sözleşmesinden yararlanamıyor.

Sendikalaşmada yaşanan artışın temel nedeni kamu taşeron işçilerin sendikalaşması, ancak büyük bölümü toplu iş sözleşmesi kapsamında değil.

Sendikalaşmanın en düşük olduğu iş kolları yüzde 2.9 ile inşaat, yüzde 3.4 ile turizm ve yüzde 5.1 ile büro iş kolu.

Erkek işçilerde sendikalaşma oranı yüzde 13 iken, kadın işçilerde yüzde 8’dir

İstanbul yüzde 7.8 sendikalaşma oranı ile 81 il içinde 76. sırada”.

Üstelik çalışmayanın insan yerine konulmadığı bir düzende yaşıyoruz. “İş” sadece gelir olmaktan çıktı. İş topluma ait olabilmenin en önemli halkası haline geldi. Yani zamanımızda  işsizsen hiç bir şeysin. İşsizsen dost, arkadaş olamazsın. İşsizsen, hayırlı evlat, işsizsen sevgili olamazsın. İşsizsen iyi bir eş, iyi bir ebeveyn değilsindir. İşsizsen komşuların sana selam verişi bile değişir.

Anayasa ise “Çalışma hak ve ödevdir” diye buyurmuştur. Aynı Anayasa çalışmanın önündeki engellerin ortadan kaldırılması için devlete görev vermiştir. Herkesin yeteneklerine uygun bir işte insan onuruna yakışır bir gelir elde ederek çalışabileceği bir çalışma yaşamını yaratmak, bu alandaki engelleri ortadan kaldırmak devletin görevidir.

Ayrıca 1982 Anayasası’nın devletin görevlerini belirleyen 5. maddesinin gerekçesine göre, “Devlet aynı zamanda milletin huzurunu sağlamak ve fertlerini mutlu kılmak görevi ile de yükümlüdür. Devlet, ferdin hayat mücadelesini kolaylaştıracaktır. Ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içerisinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir”.

Anayasacılar, anayasaların dilek temenni metinleri olmadığını, en başta devlet olmak üzere hukuki bağlayıcılığı en yüksek hukuki düzenlemeler olduğunu söylerler. Gel de inan.

Kaynak: Evrensel

*http://reports.weforum.org/human-capital-report-2016/
**http://disk.org.tr/2017/08/disk-ar-sendikalasma-ve-toplu-is-sozlesmesi-raporu/

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/gencler-egitimsiz-egitimliler-issiz-isi-olan-orgutsuz-emek-sudan-ucuz-dr-murat-ozveri/

Eski yazılar «

» Yeni yazılar