Türk-İş: Kıdem tazminatına dokunulmasın

Türk-İş kıdem tazminatının fona devriyle ilgili yaptığı çalışmayı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına sundu.

Bakanlığa sunulan metinde, kıdem yasasının mevcut haliyle korunması, tüm işçilerin alabileceği şekilde geliştirilmesi talebi yer aldı.

Sunulan çalışmayla ilgili yapılan açıklamada, Türk-İş’in kıdem tazminatını kazanılmış bir hak olarak gördüğüne dikkat çekildi. Türk-İş’in her zaman kıdem tazminatını işverenin ödemesini savunduğunun hatırlatıldığı açıklamada, “Kıdem tazminatından sorumluluk tartışmasız bir şekilde işverene aittir. Kaldı ki işveren de zaten işyerinde çalışan işçileri için ayırması gereken kıdem tazminatı karşılığını fon gibi, kredi gibi, hatta kendi sermayesiymiş gibi sıfır maliyetli finansman kaynağı olarak kullanmaktadır” ifadelerine yer verildi.

‘KORUNMALI VE GÜÇLENDİRİLMELİ’

“Bakanlığınızdan açık talebimiz Kıdem Tazminatı Müessesinin mevcut haliyle devam etmesi ancak bu haktan yararlanamayan işçilerin yararlanabilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Konfederasyonumuzun kıdem tazminatı reformundan anladığı, yapılacak reformun hakkın aşındırılmasını değil; korunmasını, güçlendirilmesini ve geliştirilmesini hedef almasıdır” denilen açıklamada,Türk-İş’in kıdem tazminatıyla ilgili şu önerileri yer aldı:

* Kanun hakimiyeti sağlanmalıdır. Kıdem tazminatının tüm işçiler için işlevsel ve alınabilir bir hak haline gelebilmesi için etkin bir denetleme mekanizması geliştirilmeli, caydırıcı bir idari para cezası sistemi kurgulanmalıdır.

* Vergi ve sigorta borcu olan işverenlerin kamu ihalelerine girmelerini engelleyen uygulamanın; kıdem tazminatını ödemeyen işverenler içinde getirilmesi gerekmektedir.

* Kıdem tazminatı alacakları (rehinli alacaklarda dahil olmak üzere) her türünden kamu veya özel diğer tüm alacakların önünde tutulmalıdır.

* İflas eden veya ödeme aczi içinde bulunan işverenlerin yanında çalışan ve bu nedenle kıdem tazminatını alamayan işçilerin kıdem tazminatı alacaklarını, mevcut Ücret Garanti Fonundan almalarının yolu açılmalıdır.

* Konuya ilişkin bir başka çözüm önerisi ise işverenlerin kendi aralarında Sigortalar Birliği Sistemine benzer bir sistem kurmalarının teşvik edilmesidir. Böylelikle çeşitli sebeplerle ödeme güçlüğü çeken işverenlerin kendi kurdukları bu kaynaktan işçilerin haklarını ödemeleri mümkün olabilecektir.

* Çeşitli sebeplerle bir yıldan az süreli çalıştırılan işçiler çalıştıkları süre ile orantılı olarak kıdem tazminatlarını alabilmelidir.

* Kıdem tazminatında tavan uygulaması kaldırılmalıdır.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/turk-is-kidem-tazminatina-dokunulmasin/

Personel Müdürlüğü/İnsan Kaynakları Yönetimi ve sendikalar-Dr. Murat ÖZVERİ

1980’li yılların ortalarına kadar işyerlerinde personel müdürlükleri vardı. İşyeri büyükse personel şefleri ve şeflere bağlı müdür personelci adı altında görev yaparlardı.

Personel müdürünün/şefinin tek görevi işe uygun çalışan bulmak değildi. Personel müdürlerinin belki de en önemli görevleri işçilerin sendikaya gereksinim duymalarına engel olmaktı. Personel müdürleri çalışanların sendikaya üye olmalarını engellemek için işe alım aşamasında tanıdık bildik olmalarına, ileride sözlerinden çıkmayacak kişilikte olmalarına özen göstererek ilk adımı atarlardı.

Çalışanların tanıdık bildik olmalarının yetmeyeceğini bildikleri için de, çalışanların sendikaya yönelmesini engellemek için, çalışanların özlük haklarını gözeten, olabildiğince işyerinde yasaları uygulamaya özen gösteren bir pratik geliştirmeye çalışırlardı.

Her personel müdürü bilirdi ki, işçi işyerinde haksızlığa uğramışlık duygusunu sürekli yaşar, kendisini sahipsiz hissederse, sendika fikri yavaş yavaş o işçiye cazip gelmeye başlar. Bu nedenle personel müdürleri/şefleri yeri geldiğinde işverene karşı çalışılanların haklarını koruyan bir konumda oldukları izlenimi vermeye özen gösterirlerdi. Çalışanların kendilerine güvenmelerini ister, sık sık işyerinde bir aile olduklarını, kendilerinin de çalışanların ağabeyi, ablası, hatta babası yerinde olduğunu ileri sürer, güven vermeye, adil, hakkaniyetli bir yönetici tipi çizmeye gayret ederlerdi.
Çalışanların gözünde “hakkaniyetli yönetici” sıfatını kazanmak, bu sıfatı korumak kolay değildi. Haksız olarak işten atılan bir işçiye, işten atılmasına kadar gelen haksızlıklarla dolu süreçte, tanıdığım ve işçilerin çok sevdiği, kendisinin de adil olmakla övündüğü bir yöneticinin, ne yaptığını sormuştum. İşçi hiç duraksamadan ve büyük bir inançla  bana “H Beyin olduğu yerde haksızlık olmaz, onun haberi olsa benim bu şekilde işten atılmama izin vermez” demişti.*

Personel müdürlerinin/şeflerinin, işçinin haklarını korumasına işverenler sendika gelir korkusuyla katlanır sineye çekerlerdi. Personel müdürlüğü, sendikacılığın güç kazandığı, güçlü sendikaların işçilere her geçen gün cazip gelmeye başladığı dönemin yöneticileriydiler.
1980’li yılların ortalarıyla birlikte sendikaların güç kaybı arttı. Sendikalar hızla etkinliklerini yitirmeye başladılar. Personel müdürlükleri/şeflikleri de işyerlerinde hızla yok oldu. Yerlerine İnsan Kaynakları Yönetimleri (İKY) geldi

Personel müdürlükleri sendikaların güçlü ve etkili olduğu dönemlerin yönetim birimleriyken İKY’ler sendikaların güç kaybettiği dönemlerin ürünü olarak ortaya çıktılar.

Personel müdürlüklerinden İKY‘ye dönüş, basit bir isim değişikliği değildi. Eğitim yöntemleri, hedefler, dil, iletişim biçimleri, statülerde kökten değişti. İKY özel ders olarak fakültelerde okutulmaya, İKY adı altında fakültelerde bölümler açılmaya başlandı.

İKY’nin dilinde, “maliyet”, “rekabet” sözcükleri en çok kullanılan sözcükler olarak yer aldı. Amaç, sadece işe uyumlu çalışan bulmak olmaktan çıktı. Amaç, en az maliyetle işe en uygun çalışan bulmaya dönüştü.

İşçilerin haklarını öne almanın yerini, yıkıcı, tehdit edici, yoğun sıfatlarıyla güçlendirilmiş re- kabet nedeniyle büyük risk altındaki işyeri tanımı ve işletimlerin bekasını sağlamak aldı. İşyerini koruyarak çalışanın işini korumak slogan haline geldi. İşyerindeki çalışanı, işyeri için kendini erim erim eritmeye razı edecek yeteneklere sahip olmak iyi bir insan kaynakları yöneticisinin temel özelliğine dönüştü.

“Esnek çalışmayı” kabullenmiş, kendisini sürekli geliştirerek işveren açısından vazgeçilmez olmayı amaç edinmiş, işyeri aidiyetini sosyal aidiyetlerinin merkezine koymuş çalışan yaratmak, insan kaynaklarını yönetmek olarak adlandırıldı.

Yapılan eğitimlerde, İK yöneticileri, fazla çalışma yaptırıp nasıl en azı öderiz, bordrolarda biraz fazla çalışma gösterip, imzayı da alırsak nasıl ödemeye yapmayız, nasıl kıdem ihbar tazminatı ödemeden işçi çıkartırız, nasıl çalışanları çaresizlikle kuşatıp her şeye razı olacak hale getiririz, sorularına yanıt verilen, bu işlerde uzmanlaşmış hukukçuların ders verdiği özel eğitimlerden geçmeye başladılar.

Dil değişti, babacan, ağabey, abla gibi personelcilerin yerini, üstenci bir dil kullanan, yaparız ederiz diye işverenin iktidarını kendisinin temsil ettiğini göze sokan, sadece sözcüklerle değil vücut diliyle de ben iktidarım diyen bir İK yöneticisi tipi çıktı.

Eğitimli işsizlerin artan oranına bağlı olarak İK yöneticilerin yaptığı iş görüşmeleri ve iş arayanlar arttı. İş arayanların çokluğu İK yöneticilerinin kullandığı  hoyrat dili daha da sivrileştirdi. Ne yazık ki, iş isteyeni daha iş isteme aşamasında eksik, yetersiz hissettirecek noktalara gelmiş bazı İK yöneticileri, iş arayan gençlere “kendinizi bize anlatın” yerine “kendinizi bize pazarlayın” deme küstahlığını yapabilir hale geldiler.
Sendikalar ise, İKY kendilerine alternatif olmasının ayıbının dahi henüz farkında değiller.

* Bu arada açık yüreklilikle belirtmeliyim ki işçi haklı çıktı. Bu yöneticiyi arayıp olanları anlattığımda işçi tekrar işine hiç bir hak kaybı olmadan geri alındı.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/personel-mudurluguinsan-kaynaklari-yonetimi-ve-sendikalar-dr-murat-ozveri/

Form Ambalaj’da Grev Sonuçlandı

24 Mayıs’ta başlayan ve 45 gündür devam eden Form Ambalaj grevi 7 Temmuz itibariyle anlaşma sonucu sona ermiştir. İşverenle yapılan görüşmede üyelerimizin talepleri ve istekleri doğrultusunda hareket edilmiş ve onurlu bir şekilde yürüttüğümüz grevin kazanımla sonuçlanmasına dikkat edilmiştir. Ücret zammı olarak birinci yıl net 300 TL ikinci yıl net 225 TL olarak anlaşılmış, fazla çalışma %100 seviyesine yükseltilmiştir.

45 gün boyunca umutla ve inançla direnen Form işçileri bu kazanımın mimarlarıdır. Aynı zamanda bu süre zarfında desteklerini esirgemeyen ve bizi yalnız bırakmayan sendikalara ve sivil toplum kuruluşlarına da gösterdikleri sınıf dayanışmasından dolayı sonsuz teşekkür ediyoruz. Biz biliyoruz ki işçi sınıfı bir bütündür ve kazanımları hepsinin kazanımıdır.

Bununla birlikte grevi bitirme yönünde irade gösteren Form Ambalaj işverenine de teşekkür ediyoruz, sözleşmenin başta üyelerimize, sendikamıza ve işverene hayırlı olmasını diliyoruz.

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/form-ambalajda-grev-sonuclandi/

KOCAELİ ŞUBESİ 9. OLAĞAN GENEL KURULU TAMAMLANDI

9 Temmuz pazar günü Sendikamız Kocaeli Şubesi 9. Olağan Genel Kurulunu Kocaeli’nde Emex Otel’de gerçekleştirdi. Mevcut Şube Başkanı Murat Yürük’ün tek aday olarak girdiği genel kurula Türk-İş İstanbul Bölge Temsilcisi Adnan Uyar, Harb-İş Kocaeli Şube Başkanı Turan Yıldız, Türk-İş Kocaeli Şubesi İl Temsilcisi Bülent Gökmen, Petrol- İş Kocaeli Şube Başkanı Salih Akduman, Belediye-İş Kocaeli Şube Başkanı Osman Şar da kongreye katılan isimler arasında yer aldı. katıldı. Yeniden seçilen Murat Yürük’ ü tebrik ediyor ve başarılar diliyoruz.

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/kocaeli-subesi-9-olagan-genel-kurulu-tamamlandi/

İSTANBUL ŞUBE’Sİ 15. OLAĞAN GENEL KURULUNU YAPTI

2 Temmuz pazar günü Sendikamız İstanbul Şubesi 15. Olağan Genel Kurulunu İstanbul’da gerçekleştirdi. Mevcut Şube Başkanı Kemal Yıldırım’ın tek aday olarak girdiği genel kurula çeşitli sendikaların yöneticileri de katıldı. Yeniden seçilen Kemal Yıldırım’ı tebrik ediyor ve başarılar diliyoruz.

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/istanbul-subesi-15-olagan-genel-kurulunu-yapti/

HAZİRAN 2017 AÇLIK ve YOKSULLUK SINIRI

Gıda fiyatlarında beklenen gerileme Haziran 2017’de gerçekleşti. Böylece milyonlarca ücretli çalışan ve emeklilerinin büyük merakla beklediği gelirlerine yapılacak zam oranı husususunda bir eğilim ortaya çıktı.

 

 

 

GIDA FİYATLARINDA BEKLENEN DÜŞÜŞ GERÇEKLEŞTİ!

DÖRT KİŞİLİK AİLENİN AÇLIK SINIRI 1.508 TL, YOKSULLUK SINIRI 4.913 TL

BİR KİŞİNİN AYLIK GEÇİM MALİYETİ 1.889 TL

ŞİMDİ GÜNDEMDE YİNE GEÇİM DERDİ VAR…

Gıda fiyatlarında beklenen gerileme Haziran 2017’de gerçekleşti. Böylece milyonlarca ücretli çalışan ve emeklilerinin büyük merakla beklediği gelirlerine yapılacak zam oranı husususunda bir eğilim ortaya çıktı.

 

Ramazan Ayı ve ardından idrak edilen Ramazan Bayramı dönemindeki fiyat hareketleri izlenerek yapılan hesaplama sonucu gıda fiyatlarında gerileme ortaya çıktı. Enflasyon sepeti içinde önemli ağırlığı bulunan gıda fiyatlarındaki bu gerilemenin enflasyona olumlu yansıyacağı beklenmektedir. Gıda fiyatlarında bu ay görülen gerilemeye rağmen ücretli çalışanlar başta olmak üzere dar ve sabit gelirli kesimlerin “geçim derdi” devam etmektedir.

 

TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) tarafından otuz yıldan bu yana her ay düzenli olarak yapılan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırması bir yandan çalışanların içinde bulundukları geçim şartlarını ortaya koyan önemli bir gösterge olmaya devam ederken öte yandan gıda fiyatlarındaki değişimin yönünü de ortaya koymaktadır.

TÜRK-İŞ ve Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK) gıda endeksinin aylık değişimine bakıldığında birbirine paralel geliştiği ve son aylarda gıda fiyatlarının gerilediği görülmektedir.

 

TÜRK-İŞ Araştırmasının 2017 Haziran ayı sonucuna göre;

 

  • Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.508,35 TL,
  • Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.913,19 TL oldu.
  • Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 1.889,38 TL olarak gerçekleşti.

 

Kaynak: Türk-İş

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/haziran-2017-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

SENDİKAMIZ KOCAELİ ŞUBESİ GENEL KURUL İLANI

KOCAELİ ŞUBESİ 9. OLAĞAN GENEL KURULUNUN 09.07.2017 TARİHİNDE AŞAĞIDAKİ GÜNDEM GEREĞİNCE 10:00-17:00 SAATLERİ ARASINDA Sanayi Mah. Ömer Türkçakal Bulvarı No :26 İZMİT/KOCAELİ adresindeki EMEX OTEL ‘de YAPILMASINA , ÇOĞUNLUK SAĞLANMADIĞI TAKTİRDE 2. TOPLANTININ 16 Temmuz 2017 TARİHİNDE AYNI ADRESTE AYNI SAATLER ARASINDA YAPILMASINA KARAR VERİLMİŞTİR.

 

Gündem

  1. Yoklama ve açılış
  2. Şube Başkanının açış konuşması
  3. Genel Kurul ve divan teşkili (bir başkan, iki başkan vekili, iki katip)
  4. Saygı duruşu ve istiklal marşı
  5. Konukların tanıtımı ve konuşmaları
  6. Şube yönetim ve denetim kurulu raporlarının okunması ve müzakeresi
  7. Kurulların ibrası
  8. Adayların divana müracaatı
  9. Adayların Konuşması
  10. SEÇİMLER
    • YÖNETİM KURULU
      • Başkan
      • Başkan Vekili ( Tis ve Mali İşlerden Sorumlu)
      • Başkan Vekili ( Eğitim ve Teşkilatlanmadan Sorumlu)
    • YÖNETİM KURULU YEDEK ÜYELERİ
    • DENETİM KURULU ASİL VE YEDEK ÜYELERİ
    • DİSİPLİN KURULU ASİL VE YEDEK ÜYELERİ
    • MERKEZ GENEL KURUL DELEGELİĞİ
  11. Dilek ve temenniler
  12. Kapanış

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/sendikamiz-kocaeli-subesi-genel-kurul-ilani/

‘Ve her şey iyi olacak’- Dr. Murat ÖZVERİ

Gençlere sitem ettim, şiir okumuyorsunuz diye. “Nerden biliyorsun okumadığımı” dedi, genç bir kızımız, “Okuyoruz.”

Biz dedim korkularımızı şiirle yenmeye,  umudumuzu şiirle diri tutmaya çalışırdık.

Bildiğim, yaşadığım gibi anlatmaya çalışayım dedim.

12 Eylül darbesi sonrası baskı günlerini Yaşar Kemal’le tanımlar “Yer bakır, gök demir oldu biz de araya sıkıştık” derdim. Bilgiç, ukala bir tavırla.
12 Eylül darbesinin zulmü hışım gibi toplumun üzerine çökmüştü.  Korkmaktan utansam  da korkuyordum.

Enver Gökçe’ye sığınır, rest çekerdim:

“Ben berceste mısraı buldum./Hey ömrümce söylerim./ Gözden, gezden, arpacıktan olsun. /Hey ömrümce söylerim! “

“Bizsiz Ilgaz’ın çam ormanları güzel değildir./ Hayda günlerim hayda/ Sırtını düşmana verdikçe,/ Murat dağları güzel değildir,/ Dost dost ille kavga!/”
Nâzım’ın “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler” şiiri olmadan korku yenilir mi?

“Dünyadan, memleketinden, insandan/umudum kesik değil diye / İpe çekilmeyip de/ Atılırsan içeriye,/ Yatarsan on yıl, on beş yıl/ Daha da yatacağından başka,/ ‘Sallansaydım ipin ucunda/ Bir bayrak gibi keşke”/ Demiyeceksin, Yaşamakta ayak direyeceksin./ Belki bahtiyarlık değildir artık, /Boynunun borcudur fakat, Düşmana inat/ Bir gün fazla yaşamak…”

Sonra genç bir hukuk öğrencisi olarak Server Tanilli’nin Uygarlık Tarihi kitabı için yaptığı savunmadan bir pasaj gelirdi dilime:

“… Çağına ve topluma karşı görevini yerine getirmiş bir hocanın huzuru içindeyim şu anda. Yazdıklarım yazılması gereken şeylerdi. Bugün yazmaya kalksam, -en azından- gene aynı şeyleri yazardım. Hiçbiri hakkında en ufak bir pişmanlık duymuyorum. Kalemimden çıkmış her cümlenin, -cümle ne demek- her kelimenin ve hecenin altında, entelektüel şeref ve haysiyetim yatmaktadır. İnsanım, hayatta dönebileceğim şeyler olabilir. Ama entelektüel şeref ve haysiyetimden -ölüm pahasına da olsa- dönemem. Attila İlhan’ın o yeni ve unutulmaz şiirlerinden birinin son mısraları geliyor aklımıza: “O sözler ki kalbimizin üstünde/ Dolu bir tabanca gibi / Ölüp ölesiye taşırız/ O sözler ki bir kez çıkmıştır ağzımızdan/ Uğrunda asılırız.”

Sonra sesi kötü olmasına karşın nedense o güzel türküyü söyleyince bize sesi güzel gelen Doğan sahne alırdı:

“Hayat damla damla berraklaşıyor kara tende / hayat ılgıt ılgıt esip gidiyor işkencede/ baskı mapus zulüm kan ile örülü/ seti yıkıp aşıyor derya ırmaklar/ hayat yeşilde yeşil yosunda/ yosunlar boy veriyor kuytuluklarda/ ….düşmesin kirpiklerinin gölgesinden başka gölge/ doğacak yarının şafağı olan gözlerine/ … gözünde çakan şafağın kızıllığında yunup/ silah sesleriyle halaya durup/ beyaz gelinlik giydireceğiz/ kendi ellerimizle vefalı yare/ kendi ellerimizle cennet vatana.”

Arkadaşlarımız 12 Eylül zindanlarında direnirken, sinemaya gidiyor olabilmenin, aşık olabilmenin içten içe suçluluğuyla olsa gerek Ataol Behramoğlu’dan yardım isterdim:

“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi/ Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten/ Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği / İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne/ Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa/ Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır/ Kopmaz kökler salmaktır oraya/ Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını/ Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin/ Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara/ Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin/…”

Şili’de 1973 yılında gerçekleşen ABD destekli darbe sırasında öldürülen Şilili devrimci ozan Victor Jara’nın kaseti korkularımı dağıtan, sözlerini anlamasam da içimi ferahlatan en anlamlı hediyelerden birisiydi.

Neruda ile geleceğe sahip çıkmaya çalışırdım:

“Zulüm, acı, ölüm, şu  / bu bir anda gizlerse de tohumu, /ölmüş gibi görünürse de halk, /döner gelir elbet bir gün nisan ayı, /kavuşur baharına toprak, /kızgın eller dağıtır atar ağır havayı. /Ölümün içinden yeşerir yaşamak. “

Ahmet Arif’e yakışır olmak isterdim:

“Kızlarım,/ Oğullarım var gelecekte, /Her biri vazgeçilmez cihan parçası. / Kaç bin yıllık hasretimin koncası,/Gözlerinden,/ Gözlerinden öperim,/ Bir umudum sende, / Anlıyor musun?”

Aradan 37 yıl geçti. Gençlere şiir okumuyorsunuz diyoruz ama korkmayın diyemiyoruz. Korkmayacakları bir ülke yaratamadık. Ancak korkularını yenecek şiirler öneriyoruz. Bir de halen “beyaz gelinlik” giydireceğimize, halen korkulmayan bir ülkeyi birlikte yaratacağımıza olan inancımızı sunabiliyoruz.  Diyoruz ki:

“Başkaları için de bir diyeceğin olsun/ Tasada ve bunalımda/ Ve seni mutlu edecek her şeyi/ Söyle onlara da/ Bir şarkın (Türkün) olsun dudaklarında/ Yitirme sakın cesaretini/ Güneşin olsun gönlünde/ Ve her şey iyi olacak” (Cesar Fleischler)

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/ve-her-sey-iyi-olacak-dr-murat-ozveri/

Kıdem, grevler ve işçi sınıfının Haziran günleri- Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir

 

 

Marx’a atıfla burjuvazinin hamleleri bir şimşek gibiyse, işçi sınıfının uzun vadeli, belirsiz ama süregiden mücadelesi gök gürültüsünü andırır

Şaibeli bir referandumun ardından, OHAL koşullarında, toplumun büyük bir kesimi derin bir endişe ve kaygı içindeyken, siyasal iktidar ve sermaye, işçi sınıfını hedef alan politikalar için oldukça net adımlar atıyor. Bir kez daha ortaya çıkıyor ki, “sermaye puslu havayı sever.” OHAL’in puslu ortamında, işçilerin kazanımlarını hedef alan uygulamalarının karşısında durabilmek için işçi sınıfının söze ve siyasete ihtiyacı var.

Siyasal iktidarın işçi sınıfına karşı düzenlemelerinde dört başlık öne çıkıyor: Grev yasakları, arabuluculuk yasası, kıdem tazminatı fonu ve emek piyasasının esnekleşmesi. Kazanılmış hakları gasp eden bu düzenlemeleri puslu havada meclisten geçirmenin yollarını aradıkları açık. OHAL döneminde, “milli mutabakat” söylemi dayatılırken, sermaye sınıfının kendi çıkarlarını, hiçbir mutabakat aramaksızın siyasi irade haline getirmesinin karşısında durmak gerekiyor. OHAL’de koşullar iki misli karanlıksa işçiler ve sınıf siyaseti de iki misli kararlı olmalı.

Kazanılmış haklara karşı saldırılar

İlk olarak, grev hakkı sınıf mücadelesinin en etkili aracıdır. Grev erteleme, açık bir sınıf tercihinin ürünüdür. Grev hakkını en güzel anlatan ise Hasan Hüseyin’in Türkiye çalışma ilişkileri tarihinde özel bir önemi olan 1963 Kavel Grevi için kaleme aldığı şiirdir: “Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada, Güneşe karışmadıkça etim, Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim. Eğer izin verirlerse Kavel Grevcileri, ilk çocuğumun adını Kavel koyacağım.” Dolayısıyla grev, mevzuatla sınırlı teknik bir çalışma ilişkisi değil, işçi sınıfının hem dünyada hem ülkemizde ciddi mücadelelerle kazandığı tarihsel bir haktır.

Son günlerde Birleşik Metal-İş, Kristal-İş, Banksis ve Petrol-İş üyesi işçilerin grevleri “ertelendi.” Hükümet için hukuki bir geri bırakma olarak savunulan “erteleme”, işçi sınıfı için fiilen “yasaklama”dır. Ertelemelere neden olarak ise genel sağlığı bozucu ve milli güvenliği bozucu nedenler ifade ediliyor. Bu süreçte dikkat çeken bir nokta da, Banksis’in örgütlediği Akbank grevinin, “ekonomik ve finansal istikrarı bozucu” olduğu gerekçesiyle ertelenmesi. Bu durum hükümet ve sermaye sınıfı ilişkisinin derinliğini serimliyor. Tüm bunlar gösteriyor ki, ülkede grev hakkının hukuksal güvencesi kalmamıştır. Artık bütün grevler siyasal iktidarın iznine bağlıdır ve istemediği her grevi erteleyebilir. Bu hoyratlık, halihazırdaki düşük örgütlülük düzeyine ve sendikal hareketin zayıflıklarına rağmen, sınıf hareketliliğinin siyasal iktidarı rahatsız etmedeki gücünü bir kere daha kanıtlıyor

İkinci olarak, işçi-işveren arası ihtilaflar, çalışma ilişkileri ve toplumsal düzenle ilgilidir. Arabuluculuk müessesesi ise bu toplumsal boyutu ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu düzenleme şu anda Meclis alt komisyonlarında görüşülüyor, yakın zamanda ise yasalaşması planlanıyor. Arabulucuk yasası, işçi ve patron arasındaki uyuşmazlıklarda mahkemeye gitmeden önce arabulucuya başvurulmasını zorunlu hale getiriyor. Oysa işçi ve işveren arasındaki ihtilaflar sadece taraflar arası çekişme değildir, toplumsal ilişkilerle ilgili bir çatışmadır. Arabuluculuk müessesi ise, işçi-işveren ihtilafının toplumsal yönünü ortadan kaldırıp, bunu iki kişi arasındaki basit bir bireysel ilişkiye dönüştürmeyi amaçlayan liberal bir düzenlemedir. Dolayısıyla emeğin kolektif varlığını hukuki düzeyde de yok saymanın bir aracıdır.


Üçüncü olarak, kıdem tazminatı işçi sınıfının emanetidir ve bu emanete sahip çıkmak sınıf siyasetinin sorumluluğudur. Bugünlerde kıdem tazminatının fona devredilmesi tartışması gündemde. Kıdem tazminatı, Cumhuriyet döneminin en önemli kazanımlarından biridir. İlk başlarda işçiler açısından maddi bir güvence sağlarken, yıllar içinde işverenin keyfi işten çıkarmalarına karşı işçiyi koruyan bir iş güvencesi görevi üstlenmiştir. Kıdem tazminatının fona devredilmesi halinde, kıdem tazminatının işçi için üstlendiği koruyucu rol ortadan kalkacak ve işten çıkarmalar kolaylaşacaktır. Ayrıca bu fonun amacı dışında kullanılma riski de oldukça yüksektir.

Son olarak, emek piyasasında işçileri koruyan sosyal ve sendikal haklar uzun soluklu mücadele ile elde edilmiş haklardır. Oysa son yıllarda emek piyasasının esnekleştirilmesi, diğer bir deyişle, işçi lehine tüm düzenlemelerden arındırılması temel amaç. Her tür torba yasadan emek piyasasını esnekleştiren bir düzenleme çıkması hiç şaşırtıcı değil. Emek piyasasının esnekleşmesi, güvencesizlik ve geleceksizliği sınıfın yaşama biçimi haline getiriyor: Hiçbir sosyal, sendikal hakka sahip olmadan yarı zamanlı çalışma, çağrı üzerine çalışma, kiralık işçilik… İstihdam biçimlerinin farklılaşması sınıf içi farklılıkları derinleştiriyor, farklılaşmanın pekişmesine yol açıyor. Diğer yandan ise, çeşitlenmiş istihdam biçimlerini yatay kesen bir temel eğilim de mevcut. Metin Özuğurlu›nun “yaşamları parçalanırken yazgıları birleşenler” ifadesi bu durumu oldukça net anlatıyor. Yeni işçi sınıfı, yaşamları parçalanırken yazgıları birleşenlerdir.
Sınıfın hafızasında Haziran

Bu karanlık tabloda, emek cephesi içinde yol bulma, yol açma girişimleri de sürüyor elbette: Haziran ayının 5’inde CHP Emek Büroları tarafından düzenlenen Kıdem Tazminatı Çalıştayı›nda üç büyük işçi konfederasyonu uzun zaman sonra bir araya geldiler. Kıdem tazminatına yönelik tespit, itiraz ve taleplerde ortaklaştılar. Ortaklaşılan nokta, kazanılmış haklardan taviz vermeden tüm işçilerin bugün ve gelecekte kıdem tazminatına erişim hakkının savunulması oldu. Uzun süre sonra yaşanan bu ortaklık, sınıf siyasetinin önümüzdeki günlerde örüleceği mücadele hattı için anlamlıdır.

Bu noktada Emek Platformu, işçi sınıfının önemli birlikteliklerinden biri olarak öğretici deneyimler barındırıyor. 1990’ların sonunda oluşturulan bu platform, 2000’li yılların başında ekonomik krize ve Dünya Bankası programına karşı ortak bir emek hattı örülmesinde başı çekmiştir. Türkiye’nin sınıf mücadelesi tarihinde böylesi deneyimleri bugünün koşullarıyla yeniden değerlendirmek, toplumsal muhalefetin gündemine yeniden taşımak kıymetlidir. Emek cephesinin birliği, toplumdaki fay hatlarını eşitlik ve demokrasi yönünde aşabilmek ve toplumu yeniden örgütleyebilmek için bugün her zamankinden daha önemli.

Haziran, işçi sınıfı için direniş ayıdır bir anlamda: 15-16 Haziran, Haziran Direnişi… Turgut Uyar, boşuna demez, “Ve bizim bir haziranımız. Bir yıl kadar yetecektir dünyaya.” Bu direnişler, yalnız işçi sınıfı için değil, sermaye sınıfı için de önemli eşiklerdir. Çünkü sermaye sınıfının bir müktesebatı vardır. Diğer bir deyişle, sermayenin, işçi sınıfının eylem, itiraz ve taleplerine ilişkin canlı bir hafızası vardır. Bu hafıza kimi biçimlerde örgütlenir ve hem kurumsal hem de bireysel boyutlarda kriz anlarında görünür olur. Buna karşı işçi sınıfı böylesi bir “örgütlü” müktesebattan yoksun görünse de sınıfın derindeki kültürel ve tarihsel kodları böylesi anlarda yeniden harekete geçer.

Marx’a atıfla burjuvazinin hamleleri bir şimşek gibiyse, işçi sınıfının uzun vadeli, belirsiz ama süregiden mücadelesi gök gürültüsünü andırır. Yazın başlangıcı Haziran, işçi sınıfı için bir yağmur ayıdır. Üç konfederasyonun uzun bir süreden sonra ortak bir metne imza attığı bu gelişmeyi de Haziran’a yazalım.

Üç konfederasyon bir araya geldiler. O kadar da imkânsız bir durum değilmiş. Onları bir araya getiren şey sınıf meselesiydi. Sınıf meselesini merkeze alan etkili bir toplumsal muhalefet, emek cephesini bir araya gelmeye zorlayacaktır. Uzun süredir ilk kez bir araya geldiler, bir daha gelecekler, sonra bir kez daha, bir kez daha…

Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/kidem-grevler-ve-isci-sinifinin-haziran-gunleri-prof-dr-gamze-yucesan-ozdemir/

TEKSİF üyelerinden Form işçileri ile dayanışma

TEKSİF üyeleri grevdeki Form işçileri ile dayanışma örneği göstererek topladıkları paralarla erzak aldı.


İzmir’in Torbalı ilçesindeki Pancar Organize Sanayi bölgesinde kurulu bulunan Form Koruyucu Ambalaj Fabrikası işçilerinin, TİS görüşmeleri sonucunda işverenlerinin düşük ücret dayatmasından kaynaklı başlattıkları grev 17 günü geride bıraktı.

Grev tam katılımla sürerken grevdeki işçilerle dayanışma da devam ediyor. TEKSİF İzmir Şubesi örgütlü oldukları işyerlerinde başlatmış oldukları ‘bozuk paranı Form işçileri ile paylaş’ kampanyası sonucunda topladıkları paralarla erzak paketi aldılar. Paketler, YATSAN işçilerinin de katılımı ile Form Mukkavva işçilerine teslim edildi.

‘DAYANIŞMAMIZ DEVAM EDECEK’

Teslim esnasında konuşan TEKSİF Şube Başkanı Faruk Aksoy “Kampanyamız ilk gününde amacına ulaştı. Sınıf dayanışmasından dolayı işçi arkadaşlara teşekkür ederiz. Grevin ilk gününden beri belirttiğimiz gibi Form Mukavva işçilerinin yanında olmaya devam edeceğiz. Form işçileri asla yalnız bırakmayacağız. İleriki günlerde de dayanışmayı devam ettirmek için eylemlerimiz olacak” dedi.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/teksif-uyelerinden-form-iscileri-ile-dayanisma/

Eski yazılar «

» Yeni yazılar