Gençler eğitimsiz, eğitimliler işsiz, işi olan örgütsüz, emek sudan ucuz- Dr. Murat ÖZVERİ

Genç nüfus (15-24 yaş) arasında işsizlik oranı yüzde 19.8. Her 5 gencimizden birisi işsiz. Genç işsizlik oranı kadınlar arasında genel orandan daha da yüksek. Nisan 2017 itibariyle, 15-24 yaş arası kadınlar arasında işsizlik oranı yüzde 24.6, tarım dışı işsizlik oranı ise yüzde 29.3. Genç her 4 kadından birisi işsiz.

Gençlerimizi dünya standartlarına uygun eğitecek bir eğitim sistemi yok. Bu sistem içerisinde çok az genç, kişisel yetenekleri, ailelerin özel çabası, az sayıdaki nitelikli eğitim veren kurumların uğraşları sayesinde gelişmiş eğitim alabiliyor. Nitelikli eğitim alanların ise eğitimlerine uygun nitelikli iş bulmaları neredeyse olanaksız.

Dünya Ekonomik Forumunun yıllık olarak yayımladığı “Dünya İnsan Kaynakları”* raporunun 2016 yılı sonuçlarına göre 130 ülke arasında yüksek nitelikli iş olanakları yaratmada Türkiye 69. sırada yer alıyor. Rapor bize  Türkiye’deki mevcut işlerin sadece  yüzde 19.8’inin yüksek nitelikli iş gücü gerektirdiğini söylüyor.

Aynı rapor nüfusunun yüzde 41.8’i 25 yaş altı gençlerden oluşan Türkiye’ye, eğitim hizmetlerinin kalitesinden memnuniyet sıralamasında 83. sırada yer  veriyor.

İnsan kaynaklarını en verimli değerlendirme konusunda ise Türkiye 130 ülke arasında 73. sırada yer alıyor.

Gençler çalışma yaşamına atılınca da meslek içi eğitimi yeterince alamıyorlar. İşverenlerin, çalışanlarına kendilerini geliştirmeleri için sağladıkları yatırım ve mesleki eğitim olanakları açısından Türkiye 130 ülke arasında 93. sırada.

İnsan kaynaklarını verimli kullanan ilk beş ülke Finlandiya, Norveç, İsviçre, Japonya ve İsveç, karşılığını da katma değeri yüksek, değerli kimyasallar ve yüksek teknoloji üreterek satma sayesinde alıyorlar. Japonya, İsviçre ve Almanya yüksek teknoloji, ve değerli kimyasallar üretip satmada ilk sırada yer alan ülkeler. Türkiye teknoloji ve değerli kimyasallar üretip satma konusunda 130 ülke içerisinde 39. sıraya girebilmiş.

Gençlerimiz işsiz, iyi eğitim alamıyor, iyi eğitim alanlar eğitimlerine uygun nitelikli iş bulamıyor.

Yani Türkiye insan kaynaklarını  akıllı kullanarak, genç nüfusunu rekabet üstünlüğü sağlamanın aracına dönüştürerek üretmeyi, küresel piyasalara açılmayı sağlayabilmiş değil. Bu nedenle de Türkiye yıllardır, emeği yağmalayarak, ucuz iş gücü sayesinde küresel piyasalarda kalmaya çalışıyor.

DİSK-AR Sendikalaşma ve Toplu İş Sözleşmesi Raporu (2013-2017) emeğin nasıl bu kadar rahat yağmalandığının da yanıtını veriyor. Raporun ortaya koyduğu gerçeklere göre “Türkiye’de işçiler sendikasız, sendikalı işçiler toplu sözleşmesiz!”** Raporun özet bölümüne göre:

“Kayıt dışı işçileri de kapsayan fiili sendikalaşma oranı yüzde 10.

Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi oranı genelde yüzde 7.3, özel sektörde ise sadece yüzde 5.5.

İşçilerin yüzde 90’ı sendikasız, yüzde 95’i toplu iş sözleşmesiz.

Sendikalı işçilerin yaklaşık üçte biri toplu iş sözleşmesi kapsamı dışında.

2013-2017 arasında sendikalı işçi sayısı 1 milyondan 1.6 milyona çıkmasına rağmen, sendika üyesi işçilerin yaklaşık 450 bini toplu iş sözleşmesinden yararlanamıyor.

Sendikalaşmada yaşanan artışın temel nedeni kamu taşeron işçilerin sendikalaşması, ancak büyük bölümü toplu iş sözleşmesi kapsamında değil.

Sendikalaşmanın en düşük olduğu iş kolları yüzde 2.9 ile inşaat, yüzde 3.4 ile turizm ve yüzde 5.1 ile büro iş kolu.

Erkek işçilerde sendikalaşma oranı yüzde 13 iken, kadın işçilerde yüzde 8’dir

İstanbul yüzde 7.8 sendikalaşma oranı ile 81 il içinde 76. sırada”.

Üstelik çalışmayanın insan yerine konulmadığı bir düzende yaşıyoruz. “İş” sadece gelir olmaktan çıktı. İş topluma ait olabilmenin en önemli halkası haline geldi. Yani zamanımızda  işsizsen hiç bir şeysin. İşsizsen dost, arkadaş olamazsın. İşsizsen, hayırlı evlat, işsizsen sevgili olamazsın. İşsizsen iyi bir eş, iyi bir ebeveyn değilsindir. İşsizsen komşuların sana selam verişi bile değişir.

Anayasa ise “Çalışma hak ve ödevdir” diye buyurmuştur. Aynı Anayasa çalışmanın önündeki engellerin ortadan kaldırılması için devlete görev vermiştir. Herkesin yeteneklerine uygun bir işte insan onuruna yakışır bir gelir elde ederek çalışabileceği bir çalışma yaşamını yaratmak, bu alandaki engelleri ortadan kaldırmak devletin görevidir.

Ayrıca 1982 Anayasası’nın devletin görevlerini belirleyen 5. maddesinin gerekçesine göre, “Devlet aynı zamanda milletin huzurunu sağlamak ve fertlerini mutlu kılmak görevi ile de yükümlüdür. Devlet, ferdin hayat mücadelesini kolaylaştıracaktır. Ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içerisinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir”.

Anayasacılar, anayasaların dilek temenni metinleri olmadığını, en başta devlet olmak üzere hukuki bağlayıcılığı en yüksek hukuki düzenlemeler olduğunu söylerler. Gel de inan.

Kaynak: Evrensel

*http://reports.weforum.org/human-capital-report-2016/
**http://disk.org.tr/2017/08/disk-ar-sendikalasma-ve-toplu-is-sozlesmesi-raporu/

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/gencler-egitimsiz-egitimliler-issiz-isi-olan-orgutsuz-emek-sudan-ucuz-dr-murat-ozveri/

Mayıs ayı işsizlik rakamları açıklandı

Mayıs döneminde işsizlik yüzde 10.2, tarım dışı işsizlik yüzde 12.2 oldu.

TÜİK’in açıkladığı resmi rakamlara göre Mayıs döneminde işsizlik yüzde 10.2, tarım dışı işsizlik yüzde 12.2 olarak gerçekleşti.

İşsizlik oranı, Nisan, Mayıs, Haziran aylarını kapsayan Mayıs döneminde, geçen yılın aynı dönemindeki yüzde 9.4 düzeyinden yüzde 10.2’ye yükseldi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, sanayileşmiş ülkelerde temel işsizlik verisi olarak kabul edilen tarım dışı işsizlik de, aydı dönemde yüzde 11.3’ten yüzde 12.2 düzeyine çıktı.

Nisan döneminde işsizlik yüzde 10.5 ve tarım dışı işsizlik de yüzde 12.4 düzeyindeydi. 

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/mayis-ayi-issizlik-rakamlari-aciklandi/

Hormonlu sendikalaşma: Üye var, sendikacılık yok!- Doç. Dr. Aziz ÇELİK

2013’te bir milyon olan sendikalı işçi sayısı yüzde 62 artışla 1 milyon 624 bine yaklaştı. Peki, sendikalı işçi sayısı artmış ama nasıl artmış? Neden artmış? Bu artış kime yaramış?


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2017 Temmuz dönemi işçi sendikaları istatistikleri, 27 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. İstatistikler, Türkiye’de sendikalaşma düzeyinin ve sendikalaşmanın gelişiminin önemli göstergelerinden biri. 2013 yılının ocak ayından bu yana yayımlanan istatistikler – önceki dönem istatistiklerine göre farklı olarak- nispeten güvenilir nitelikte ve bir seri oluşturmaya imkân veriyor.

Sendikalaşma istatistiklerinin gösterdiği en çarpıcı gerçek, işçi sendikacılığının 2013’ten bu yana nicel olarak büyüdüğüdür. 2013 Ocak ayında bir milyon olan sendikalı işçi sayısı yüzde 62 artışla, 2017 Temmuz ayında 1 Milyon 624 bine yaklaştı. Üç buçuk yılda 620 binden fazla işçi sendikalara üye oldu. Bu azımsanacak bir sayı değil. Nedenleri üzerinde iyi düşünmek ve bu nicel artışın nitel açıdan ne anlama geldiğine bakmak lazım.

Sendikalaşma nicel olarak artıyor ama..
Sigortalı işçileri esas alan –kayıt dışı işçileri dışarıda bırakan- resmi sendikalaşma oranlarına bakıldığında, 2013 Ocak ayında yüzde 9,2 olan resmi sendikalaşma oranının yüzde 12’ye yaklaştığı görülüyor. Kayıt dışı işçileri hesaba kattığımızda ise fiili sendikalaşma oranı yüzde 10,3 düzeyinde. Hem sayısal hem de oransal açıdan işçi sendikacılığında bir büyüme olduğu yadsınamaz. 2013 Ocak ayından bu yana sigortalı işçi sayısı yüzde 28 artarken sendikalı işçi yüzde 62 artmış.

Sendikalı işçi sayısı artmış ama nasıl artmış? Neden artmış? Bu artış kime yaramış? Bakanlık verilerine biraz daha yakından bakalım. Sendikalı işçi sayısı 1,6 milyona yükselirken, bu işçilerin 500 bini toplu sözleşme kapsamında değil. Diğer bir ifadeyle 500 bin işçi, sendika üyesi olduğu halde toplu iş sözleşmesi yapamamış. 500 bin işçi sendikalara üye olmuş ama üye oldukları sendikaları bu işçiler için toplu iş sözleşmesi yaparak onlara bir fayda sağlamamış. Nafile üyelik anlayacağınız! Toplu iş sözleşmesi kapsamı genel olarak yüzde 7 civarında, özel sektörde ise yüzde 5,5. Ortaya çıkan tablo budur.

Halbuki Avrupa’da bunun tersi olur. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı sendikalı işçi sayısından çok daha yüksektir. Avrupa’da sendika üyesi olmayanlar da toplu iş sözleşmesinden yararlanırken, memlekette toplu iş sözleşmesinden yaralanmak için sendika üyesi olmak bile yetmiyor. Bir tuhaf sendika üyeliği artış! Hormonlu büyüme! İşçiye faydası olmayan bir artış.

Sendika üyelerinin üçte biri toplu iş sözleşmesiz
Dünyanın en saçma ve engebeli toplu iş sözleşmesi yetki mekanizmalarından biri yüzünden sendika üyesi üç işçiden biri toplu iş sözleşmesi kapsamı dışında bırakılmış durumda. Çünkü ülkemizdeki yetki mekanizması sendikal örgütlenmeyi zorlaştırmak esası üzerine kurulu. İşçi üye olsa bile bu tuhaf ve saçma toplu iş sözleşmesi yetki mekanizması yüzünden işverenle toplu sözleşme müzakere edemiyor.

Son üç buçuk yılda 620 binden fazla işçinin sendikalara üye olduğunu söylemiştik. Peki, bu 620 işçi hangi konfederasyonlara üye olmuş? İş burada biraz tuhaflaşıyor. 2013-2017 arasında, Türk-İş’in 709 bin olan üye sayısı 198 bin artarak 907 bine, Hak-İş 166 bin olan üye sayısı 378 bin artarak 545 bine, DİSK’in 100 bin olan üye sayısı 46 bin artarak 146 bine yükseldi. Hak-İş üç buçuk yılda yüzde 220 büyürken, yılların konfederasyonu Türk-İş ise sadece yüzde 28 büyüyebilmiş. DİSK’in üye artışı ise yüzde 46 olmuş.

Türk-İş’in temsil gücü 2013’ten bu yana yüzde 71’den yüzde 56’ya gerilerken, Hak-İş’in temsil gücü yüzde 16,6’dan yüzde 33,5’e yükselmiş. DİSK’in ise yüzde 10’dan 9’a gerilemiş. Hak-İş özellikle Türk-İş’in egemenliğini ciddi bir şekilde sarsarak büyüyor. Türk-İş ve Hak-İş arasındaki makas ciddi biçimde daralıyor. Memur-Sen’den sonra bir “Hak-İş mucizesi” yaşanıyor.
Memur-Sen’den sonra Hak-İş mucizesi!

Hak-İş neden bu kadar hızla büyüyor? İşçi haklarını için çatır çatır mücadele ettikleri için mi? İşçi haklarında herhangi bir geriye gidiş yaşandığında hükümetin ve sermayenin karşısına dikilip işçi haklarını amasız fakatsız savundukları için mi? Türk-İş ve DİSK’ten çok daha iyi toplu iş sözleşmeleri bağıtladıkları ve işyerlerinde işçilerin işveren karşısında çok iyi korudukları için mi? Sendikal hareketi az buçuk tanıyan hiç kimse bu sorulara olumlu yanıt veremez. Hatta Hak-İş yöneticilerinin de bu sorulara olumlu yanıt verebileceğini sanmıyorum.

Peki, nedir bu sendikalaşmadaki artışın, aslında Hak-İş’teki olağanüstü tırmanışın sırrı? E-devlet yoluyla üyeliğin sendikalaşmayı artırdığı malum. Ancak e-devlet, bunca hacimli ve asimetrik büyümeyi izah etmeye yetmez. Aslında ortada sır yok. Memur-Sen’in 2002’den bu yana kamu görevlileri arasında örgütlenirken sağlanan kolaylıklardan, koruma ve kollamadan şimdi de Hak-İş de bolca yararlanıyor. Diğer bir ifadeyle Hak-İş, işçi konfederasyonları arasında “en çok müsaadeye mazhar” konfederasyon haline geldi.

Hak-İş üyesi Hizmet-İş Sendikasının 2013’teki üye sayısı 51 bin idi. Hizmet-İş şu an 207 bin üye ile Türk Metal’i de geçerek en büyük işçi sendikası oldu. Hak-İş’in esas olarak belediyeler, kamu taşeron şirketleri ve kamu finans kurumlarında büyüdüğü gözleniyor. Bütün bunlar tesadüf olabilir mi? Elbette değil! Yetki alma ve toplu iş sözleşmesi konusunda kamu taşeron şirketlerde çalışan işçiler için 2015’te getirilen değişiklikler kamu taşeron işçilerin sendikalaşmasında patlama yarattı. Bu işçiler büyük ölçüde Hak-İş’e yönlendirildi.

Sonuçta üye sayıları patladı, kamu taşeron şirketlerde Yüksek Hakem Kurulu tarafından farkını devletin karşıladığı müzakere edilmemiş toplu iş sözleşmeleri bağıtlandı. Üyelikler şişti, aidatlar arttı. Ama bütün bunlar sendikalaşmada yaşanan artışın, hormonlu olduğu gerçeğinin üzerine örtmeye yetmiyor.
Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/hormonlu-sendikalasma-uye-var-sendikacilik-yok-doc-dr-aziz-celik/

Temmuz ayı enflasyon oranları açıklandı

2017’nin Temmuz ayı enflasyon rakamları açıklandı.

Tüketici fiyatları, Temmuz ayında yüzde 0.15 artış gösterdi. TÜFE’de 2017 yılı Temmuz ayında, bir önceki aya göre yüzde 0,15, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 6,05, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,79 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 9,44 artış gerçekleşti.

Yıllık enflasyon ise temmuz ayında yüzde 10.9’dan yüzde 9.79 seviyesine indi. Böylece yıllık TÜFE, 6 ay sonra yeniden tek haneyi görmüş oldu. Ancak ağustostan sonra enflasyonda yeniden çift hane bekleniyor.

AYLIK EN BÜYÜK ARTIŞ LOKANTA VE OTELLERDE

Aylık en yüksek artış yüzde 1,75 ile lokanta ve oteller grubunda oldu. Ana harcama grupları itibariyle 2017 yılı Temmuz ayında endekste yer alan gruplardan eğlence ve kültürde yüzde 1,36, ulaştırmada yüzde 1,13, eğitimde yüzde 1,05 ve ev eşyasında yüzde 0,63 artış gerçekleşti.

Aylık en fazla düşüş gösteren grup yüzde 3,51 ile giyim ve ayakkabı oldu. Ana harcama grupları itibariyle 2017 yılı Temmuz ayında endekste düşüş gösteren bir diğer grup ise yüzde 0,71 ile gıda ve alkolsüz içecekler oldu.

YILLIK EN BÜYÜK ARTIŞ ULAŞIMDA

Yıllık en fazla artış ise yüzde 15,24 ile ulaştırma grubunda gerçekleşti. TÜFE’de, bir önceki yılın aynı ayına göre alkollü içecekler ve tütün yüzde 14,14, sağlık yüzde 11,89, eğlence ve kültür yüzde 11,22 ve lokanta ve oteller yüzde 10,84 ile artışın yüksek olduğu diğer ana harcama grupları olarak sıralandı.

ŞİMŞEK’TEN AÇIKLAMA

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, enflasyon rakamlarıyla ilgili, “Yılı yüzde 9’a yakın seviyede terk hanede kapatacağız. Gelecek yıl yüzde 7’nin altına ineceğine inanıyorum” dedi.

Şimşek, açıklamasında, Türkiye’de enflasyonun düşük tek haneli rakamlara inmesi gerektiğini belirtti ve gıda enflasyonunun “risk alanı” oluşturduğunu dile getirdi. Başbakan Yardımcısı, enflasyonun 2018’de yüzde 7’nin altına ineceğini öngörüyor.

Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/temmuz-ayi-enflasyon-oranlari-aciklandi/

İşçilerin yalnızca yüzde 12’si sendikalı

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından işkollarındaki işçi sayıları ve sendikaların üye sayılarına ilişkin 2017 Temmuz ayı istatistikleri yayımlandı. Resmi Gazete’de dün yayımlanan istatistiklere göre, Türkiye’de 20 farklı işkolunda toplam 13 milyon 581 bin 554 işçi çalışıyor. Bu işçilerin yalnızca 1 milyon 623 bini, yani yaklaşık yüzde 12’si sendika üyesi.

2017 Ocak istatistikleriyle karşılaştırıldığında, kayıtlı işçi sayısında 781 bin, sendikalı işçi sayısında ise 77 bin kişilik artış görülüyor.

‘Metal’, ‘Banka, Finans ve Sigorta’, ‘İletişim’, ‘Savunma ve Güvenlik’ ve ‘Enerji’ işkolları, sendikalaşmanın en yüksek olduğu işkolları. ‘Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar’, ‘Dokuma, Hazır Giyim ve Deri’ ile ‘Sağlık ve Sosyal Hizmetler’ işkollarındaki sendikalaşma oranının ise düşük olduğu görülüyor.

Kayıtlı 1 milyon 800 bin işçinin çalıştığı ve her gün iş cinayetlerinin yaşandığı inşaat sektöründe de sendikasızlık göze çarpıyor. Bu işkolunda faaliyet yürüten 9 sendikanın toplam üye sayısı yalnızca 52 bin 580.

En fazla üye sayısı 907 bin 328 ile Türk-İş’te bulunurken, bunu 544 bin 566 üye ile Hak-İş takip ediyor. DİSK’in üye sayısı ise 145 bin 988. DİSK üye sayısını ocak ayından itibaren 7 bin, Türk-İş ise 18 bin artırmış. Hükümete yakınlığıyla bilinen Hak-İş’in üye sayısında ise 56 bin artış var.

En fazla üye sayısına sahip sendikalar ise şöyle: Hizmet-İş (206 bin 592), Türk Metal (200 bin 398), Genel-İş (64 bin 883), Tez-Koop-İş (60 bin 584), Tes-İş (57 bin 845), Belediye-İş (57 bin 518).

Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/iscilerin-yalnizca-yuzde-12si-sendikali/

TEMMUZ 2017 AÇLIK ve YOKSULLUK SINIRI

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.479,66 TL

 

 

 

DÖRT KİŞİLİK AİLENİN AÇLIK SINIRI 1.498 TL, YOKSULLUK SINIRI 4.878 TL

SEBZE-MEYVE ORTALAMA FİYATLARINDAKİ GERİLEME MUTFAĞI RAHATLATTI.

MUTFAK ENFLASYONU AYLIK YÜZDE 0,71 ORANINDA GERİLEDİ. YILLIK ARTIŞ YÜZDE 9,34

BİR KİŞİNİN AYLIK GEÇİM MALİYETİ 1.877 TL OLARAK HESAPLANDI.

 

 

TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) tarafından otuz yıldan bu yana her ay düzenli olarak yapılan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının sonuçları, mutfak harcamasının özellikle meyve-sebze fiyatlarına bağlı olarak bu ay azaldığını göstermektedir.

 

TÜRK-İŞ Araştırmasının 2017 Temmuz ayı sonucuna göre;

 

  • Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.479,66 TL,
  • Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.878,38 TL oldu.
  • Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 1.876,53 TL olarak gerçekleşti.

Araştırmada, market ve pazar yerleri bizzat dolaşılarak fiyatlar derlenmekte ve buradan hareketle hesaplama yapılmaktadır. Son aylarda dikkati çeken bir husus, fiyat alınan bazı işyerlerinin kapandığıdır. Öte yandan, marketlerde sergilenen ürünlerin marka çeşitliliğinde de bir azalma gözlenmiştir.

 

TÜRK-İŞ hesaplamasına göre; dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı geçtiğimiz aya göre 11 TL, yoksulluk sınırı tutarı ise 35 TL geriledi. Böylece Haziran sonrası Temmuz ayında da mutfak harcamasında nispi bir rahatlama görüldü. Ancak yılbaşına göre aradan geçen yedi ayın sonunda açlık sınırı 65 TL ve yoksulluk sınırı 213 TL arttı.

 

Çalışanların içinde bulundukları olumsuz geçim şartlarının çarpıcı bir göstergesi, halen geçerli olan net aylık 1.404 TL olan asgari ücret ile tek bir çalışan için hesaplanan aylık 1.877 TL tutarındaki yaşam maliyeti arasındaki 473 TL’lik farktır. Son aylarda mutfak harcamasında ortaya çıkan gerilemeye rağmen “elde edilen ücret ile yapılmak gereken harcama” arasındaki ciddi bir fark devam etmektedir.

 

TÜRK-İŞ’in verileri temel alındığında “mutfak enflasyonu”ndaki değişim Temmuz 2017 ayında şöyle gerçekleşti:

 

  • Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin “gıda için” yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 0,71 oranında geriledi.
  • Yılın ilk yedi ayı itibariyle fiyatlardaki artış yüzde 4,57 oranında gerçekleşti.
  • Gıda enflasyonunda son on iki ay itibariyle artış oranı yüzde 9,34 oldu.
  • Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 5,54 olarak hesaplandı.
  • Süt, yoğurt, peynir grubunda; bu ay yine önemli bir değişiklik olmadı. Bu grupta dikkati çeken bir husus, geçen ay da ifade edildiği üzere, izlenen marketlerde değişik markaların fiyatlarının genelde aynı tutarda olmasıdır. Örneğin peynirde, bir markette izlenen altı markanın dördünün fiyatı aynıdır

 

  • Et, tavuk, balık, sakatat, bakliyat ürünlerinin bulunduğu grupta; kıyma etin fiyatı çok düşük de olsa azalırken, kuşbaşı etin fiyatı biraz artı, tavuk fiyatı değişmedi. Aynı şekilde sakatat ürünleri (dana ciğer, yürek, böbrek) fiyatları da aynı kaldı. Balık fiyatı (kültür balığı ağırlıklı olarak) biraz artış gösterdi. Yumurtanın fiyatı değişmedi. Bakliyat ürünleri (kuru fasulye, kırmızı-yeşil mercimek, nohut, barbunya vb.) fiyatları; kuru fasulye ve kırmızı mercimek fiyatı azalırken diğerleri aynı kaldı.

 

  • Yaş sebze-meyve ortalama fiyatlarında bu ay gerileme görüldü. Ancak pazarın bulunduğu semtlerde aynı ürün değişik fiyatlarla tezgahta yer aldı. Kurusoğan ve patates genellikle üç kilo 5,00 TL olarak satılırken,  bazılarında kilogramı kurusoğan için 3,50 TL ve patates için 2,00 TL oldu. Bu ay meyve fiyatlarında ciddi oranda gerileme görülürken, sebze ortalama kilogram fiyatı arttı.

 

Geçtiğimiz ay 3,89 TL olarak hesaplanan ortalama sebze-meyve fiyatı bu ay 3,61 TL’ye geriledi. Geçtiğimiz ay ortalama 3,42 TL olan sebze fiyatı bu ay 3,59 TL’ye yükseldi. Meyve ortalama kilogram fiyatındaki gerileme bu ay da devam etti ve bir önceki ay 4,59 TL olan tutar bu ay 3,64 TL olarak hesaplandı.

 

Hesaplama yapılırken -her zaman olduğu gibi- pazardaki yaygın ve mevsim ürünleri esas alındı, ürünlerin tek tek ağırlığı yerine harcama sepetindeki meyve-sebze tüketimi toplam miktarından hareket edildi..

 

  • Ekmek, pirinç, un, makarna, irmik gibi ürünlerin bulunduğu grupta; bu ay fiyatlarda bir değişiklik olmadı. Ancak ekmekte, rekabet baskısıyla belirlenmiş fiyatın altında satışa rastlandı.

 

  • Son grup içinde yer alan gıda maddelerinden; tereyağı fiyatı arttı, , margarin ile zeytinyağı ve ayçiçekyağı fiyatı ise aynı kaldı. Zeytin fiyatın da (siyah-yeşil) önemli bir değişiklik tespit edilmedi. Yağlı tohum (ceviz, fındık, fıstık, ayçekirdeği vb.) ürünlerinde bu ay fındık fiyatı geriledi, fıstık fiyatı yine arttı, diğerleri aynı kaldı.  Baharat (kimyon, nane, karabiber, vb.) ürünlerinin fiyatı ile bal, pekmez, şeker, tuz, salça ve ıhlamur fiyatı bu ay yine değişmedi. Çay fiyatında ise ‘ayarlama’ yapıldı.

Konfederasyonumuzca hesaplanan tutarlar ücret düzeyi olmayıp haneye girmesi gereken toplam gelir miktarıdır. Ancak hanede çalışan sayısının sınırlı ve fakat ele geçen ücretin yetersiz olduğu durumlarda, elde edilen gelir birden fazla kişinin geçimini karşılayamamakta, kişi başına “insanca geçim için” yapılması gereken harcama tutarı yetersiz kalmaktadır.

 

TÜRK-İŞ’in bu araştırması alanında ilktir. Daha sonra bu alanda yapılan benzeri çalışmalara da örnek olmuştur/olmaktadır. “Açlık ve Yoksulluk Sınırı” çalışmasında hesaplamaya temel alınan gıda maddelerinin fiyatları, Konfederasyonumuzca piyasadan, market ve semt pazarları sürekli ve düzenli dolaşılarak doğrudan tespit edilmektedir. TÜİK tarafından derlenen fiyat verileri kullanılmamakta ve fakat, gelişmeleri değerlendirmek ve kıyaslama yapmak için sonradan izlenmektedir. Çalışma bu niteliğiyle bağımsızdır.

 

Konfederasyonumuz her ayın son haftasında ve TÜİK açıklamasından yaklaşık bir hafta önce hesaplama sonuçlarını kamuoyuna açıklamaktadır ve bu yönüyle, tüketici fiyatlarındaki artış eğilimini yansıtan “öncü gösterge” niteliğini de taşımaktadır.

Kaynak: Türk-İş

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/temmuz-2017-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

Her şey sermaye için- Serkan Öngel

Sermaye bugüne kadar bu hükümetten ne istedi de, hükümet bunun gereğini yapmadı? Sorarım size. Patronlar, “yasalar kolumuzu bağlamasın, işçi hak talep edemesin” dedi de, gereği yapılmadı mı?

Greve yasak, sendikaya baskı, işçiye sürekli kapıyı gösteren bir el olmadı mı bu hükümet?

En yüksek makamdan verilen işaretle on binlerce metal işçisi sarı sendikaların zorunlu üyesi kılınmadı mı? Baskıyla, işten çıkartmalarla bu işçilerin sendikalarını özgürce seçme hakları ellerinden alınmadı mı?

“Çalışanımın eğitim maliyetini artık üstlenmek istemiyorum” dedi de patronlar, İŞKUR tarafından hemen gereği yapılmadı mı? İşsizlik fonunun en büyük giderlerinden biri mesleki eğitim programları olmadı mı?

Şirketler “Yatırım yaparım ama, teminat isterim” dedi de, Türkiye’nin neyi var neyi yok bir gecede bir sihirbazlık örneği ile Varlık Fonu’nda yağmaya açık hale gelmedi mi?

Sermaye, “İşçiyi gece de çalıştırayım, gündüz de, pazar da çalıştırayım, tatilde de, ama bana ek maliyet getirmesin” dedi de, gereği için her türlü yasal engel temizlenmiyor mu bir bir?

“İşçiyi istediğim zaman çalıştırayım, istediğim zaman yollayayım, ama muhattap olmayayım, hesabı kitabı dayıbaşılarla yaparım” dedi de sermaye, kölelik büroları yasalaşmadı mı?

Sermayedar “Bana evden iş yapsın bu işçiler yol yemek sendika uğraşmayayım, kadın evde hem ev işi yapsın, hem üretim, hem işçi olsun, hem ustabaşı, çocuklar da katılsın üretime tıpkı 100-150 yıl öncesi gibi” dedi de hükümet harekete geçmedi mi?

Şirket sahipleri “Her şey güzel de, bu iş mahkemeleri belimizi büküyor. Tamam işçiyi tazminatsız atıyoruz, mesaisini ödemiyor, tatil hakkını vermiyoruz ama bunun bedeli de bu kadar ağır olmasın” dedi de, arabuluculuğu getirip, güzel bir öpücük kondurulmadı mı patronların yanağına?

Her gün 5-6 canımızı iş kazalarında kaybederken, işyerlerinin memuru kılınmadı mı iş sağlığı ve güvenliği uzmanları?

Büyük iş cinayetlerinde, gizli bir el tarafından, üstü kapatılmadı mı patronların sorumluklarının?

Kentlerimiz, derelerimiz, ormanlarımız yeni rant ve maden projeleri ile yok edilirken yavaş yavaş, itirazların sesi kısılmadı mı, bazen tehdit, bazen zor, bazen talimatlarla?

“Sizler bir işadamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir” denmedi mi patronlara? Sonra “Siyasilere düşen işadamlarının önünü açmak, bir yerde tıkanma varsa bunu gidermektir” denmedi mi?

Sermaye iktidardan ne istedi de, bu iktidar vermedi söyleyin bana?

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta yaptığı bir konuşmada “haklı olarak” diyor ki; “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i.” OHAL varsa siyasilere düşen işadamının önünü açmak olmalı öyle değil mi? Zaten OHAL bunun için konmadı mı? Çok uluslu dev tekeller bizim işçilerimizi rahatça sömürsün diye konmadı mı OHAL? Yoksa öyle değil mi? Neyse işler karışık biraz demek ki. Ama anlaşılan o ki, iktidarla sermayenin aşkı karşılıklı değil. Platonik bir aşk var ortada. “Beni sev! Beni sev!” denmiyor muhakkak (belki de deniyor) ama, mesela bu istihdam seferberliği meselesi pek can sıkıcı değil mi? O kadar ricacı olundu bu patron milletinden. O kadar teşvik verildi. Netice yok!

Nereden mi çıkartıyorum? Pazartesi günü Nisan 2017 dönemi işgücü istatistikleri açıklandı. İşgücüne son bir yılda katılan iki kişiden sadece biri iş bulabilmiş. Kabaca şöyle denebilir; yeni işgücünün yüzde 47’si işsiz. İş bulabilenlerin de üçte biri yetersiz istihdam, yani yeni iş arıyor. 2010-2016 Nisan dönemlerinde ortalama istihdam artışı yıllık 1 milyon civarındaydı. Son 1 yılda ise sadece 500 bin kişi arttı istihdam. Oysa devlet tüm olanaklarını seferber etmişti sermayeye. Başka teşviklerin yanında her yeni istihdam için devlet aylık 773 TL vergi ve SGK priminden vazgeçmişti oysa. Bu vazgeçilen her kuruşun halka bir maliyeti olduğunu da hatırlatmak gerek. Şimdi sormak gerekmez mi, “Ey sermaye, istihdam nerede, ne istediniz de vermedik?”

Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/her-sey-sermaye-icin-serkan-ongel/

Zorunlu arabuluculuk Meclise geliyor

AKP’nin patronlar lehine yaptığı düzenlemelerden biri olan ‘İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı’ önümüzdeki günlerde Meclis gündemine gelecek.


Düzenlemeyle birlikte zorunlu hale getirilecek olan “arabuluculuk” ile işçiye mahkeme yolu kapatılacak.

Önümüzdeki haftaya kadar Genel Kuruldan geçmesi beklenen ve 42 maddeden oluşan Bölge Adliye ve Bölge İdare Mahkemelerinin İşleyişinde Ortaya Çıkan Sorunların Giderilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, yargının “arabuluculuk kurumu” eliyle taşeronlaştırılması ve özelleştirilmesini kapsıyor.

İŞÇİYE MAHKEME YOLU KAPATILACAK

AKP’nin 15 yıldır süregelen emekçi haklarına sermaye lehine vurulan son darbelerden biri olarak değerlendirilen tasarı, “arabuluculuk kurumunun” zorunlu hale getirilmesini öngörüyor. Tasarının yasallaşması durumunda işçiler, haklarını mahkemelerde arayamayacak bir duruma gelecek. Böylesi bir mekanizmanın zorunlu hale getirilmesini Anayasa’nın “Yargı Yetkisi” başlıklı 9’uncu maddesinin ihlali olarak değerlendiren muhalefet, emekçinin patron karşısında hukukun güvencesinden yoksun bırakılarak arabuluculuk mekanizmasına mahkum edileceği konusunda hemfikir.

Tasarının 3. maddesinde yer alan düzenlemeyle; bir işçi, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi alacağı ile işe iade talebine dönük dava açmadan önce arabulucuya başvurmak zorunda kalacak. Bu zorunluluk ile işçiler hak arama hürriyetinin ihlali ile karşı karşıya kalacak. Mekanizmanın kendisi de patron lehine işçinin ikna edilmesine hizmet eden bir kurum rolü görecek.

Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/zorunlu-arabuluculuk-meclise-geliyor/

Direnen Form Ambalaj işçileri kazandı – Aykut Günel

 

Belki nicelik olarak az olmaktan kaynaklı sesi çok “çıkmamış” olan Form Ambalaj işçileri, mücadelenin önemini, sınıf dayanışmasının ne gibi sonuçlarının olduğunu ve belki de en önemlisi hak arayan kim olursa olsun bunun meşru olduğunu, çıkmış olduğu grev sebebiyle deneyimlemiş oldu

Selüloz-İş Sendikası olarak 24 Mayıs’ta başlattığımız Form Ambalaj grevi 7 Temmuz’da, yani 45 gün sonra anlaşma ile sonuçlandı. Grevlerin erteleme adı altında yasaklandığı, hak aramanın meşru sayılmadığı hatta hak arayanların tutuklandığı OHAL koşullarında 43 işçiyle greve çıkmak ve toplu iş sözleşmesini bu grev sonucunda imzalamak hem bizim için hem de sendikal hareket için önemli bir pratik diye düşünüyorum.

Greve nasıl gelindi?

Toplu sözleşme görüşmelerinin yılbaşı itibariyle başladığı ve yaklaşık 6 ay sürdüğü bir süreçte grev aşamasına nasıl gelindi? 61 maddelik toplu iş sözleşmesinin tüm idari maddelerinde anlaşma sağlandı. Greve çıkılırken anlaşma sağlanamayan 6 madde vardı. Bu maddelerden biri süre maddesiydi. Her ne kadar görüşmelerin başında işverenin son yılların genel eğilimini yansıtır şekilde 3 yıllık bir sözleşme ısrarı olsa da sonlara doğru bu ısrarından vazgeçti ve tekliflerini 2 yıllık verdi.

Anlaşma sağlanamayan 3 ana madde kaldı. Bunlar; ücret, fazla çalışma ücreti ve ikramiyeydi. Görüldüğü gibi doğrudan ücret maddeleri üzerinde anlaşma sağlanamamıştı. 23 Mayıs’ta yapılan son toplantıda bizim 425 TL’lik net ücret artışı talebimize karşı işveren 175 TL’lik bir teklifle geldi ve bunun verebileceği son nokta olduğunu söyledi. Yine bu toplantıda fazla çalışma ücreti olarak; her bir saat fazla çalışma için verilecek ücretin normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde 100 yükseltilerek ödenmesini talep ettik. Çünkü fazla çalışma işçilerinin hem bireysel yaşamlarından hem de sosyal yaşamlarından çalınan sürelerdir. Bunu tercih eden işverenin bedelini de ödemesi gerekir. Kaldı ki işveren görüşmelerde ısrarla fazla çalışmaya karşı olduğunu, zorda kalmadığı sürece tercih etmediğini söyledi. Ancak işyerindeki mevcut uygulama durumun hiç de öyle olmadığını göstermekteydi. İşverenin son toplantıda buna karşı teklifi yüzde 90 oldu ve anlaşma için önemli bir adım atmış oldu. Bir diğer ücret maddesi olan ikramiyelerde ise mevcut ödenen yılda 65 günlük ikramiyelerin sözleşmenin ilk yılında 100 güne ikinci yılında ise 110 güne çıkmasını talep ettik. İşverenin karşı teklifi ise ilk yıl 90 gün ikinci yıl 100 gün oldu. İki taraf da ikramiye konusunda anlaşma sağlamak için önemli adımlar atmış oldu.

Yani özet olarak şunu diyebiliriz ki; Form Koruyucu Ambalajı greve çıkaran temel mesele işverenin düşük ücret politikası ve dayatması olmuştur. Tabi bunun tek sebebi Form işverenin bireysel olarak böylesine bir çaba içinde olması değildir. Yüzde 90 hissesi Hollandalı bir şirkete ait olan Form Ambalaj, düşündüklerinden daha yüksek maliyetlerle karşılaştıklarında ucuz işgücü cenneti olarak gördükleri Türkiye’de böyle bir maliyete katlanmak istemiyorlar. Kaldı ki grev boyunca en önemli söylenti işyerinin başka bir ülkeye taşınacağıydı. Ayrıca emeğin her açıdan yoğun bir saldırı altında olduğu ve sefalet koşulları altında çalıştığı bir dönemde, sadece Form Ambalaj işvereni değil sendikalı bütün işyerleri çalışma koşullarını iyileştirme yönünde ciddi bir direnç göstermektedirler.

Grev nasıl sonuçlandı?

45 gün süren grev sonrası iki yıl geçerli olmak üzere imzaladığımız toplu iş sözleşmesinde; ilk yıl ücret zammı net 300 TL, ikinci yıl ücret zammı da net 225 TL olarak belirlenmiştir. Temel uyuşmazlık noktalarından biri olan fazla çalışma ücreti de yüzde 60’tan yüzde 100’e yükseltilmiştir. Yine bir diğer uyuşmazlık maddesi olan ikramiye ilk yıl 90 güne, ikinci yıl da 100 güne yükseltilmiştir. Diğer sosyal haklarda da ilk yıl yüzde 25 oranında zamlar alınmış, ikinci yıl da enflasyonun iki katı oranında artış kararlaştırılmıştır.

Form Ambalaj grevinin önemi

Form Ambalaj grevinin yapıldığı koşullara baktığımızda ciddi zorlukların ve engellerin olduğunu görmekteyiz. AKP hükümeti iktidara geldiği 2002 yılından bugüne kadar on üç adet grev erteledi/yasakladı. Bu grevlerin beş tanesi ise 2017 yılında yasaklandı. Aynı zamanda kıdem tazminatı fon tartışmalarının da yüksek sesle yapıldığı ve bakanlardan kıdem tazminatına yönelik açıklamaların ardı ardına geldiği bir dönemdi. Bir yandan Şişecam işçileri grev hakları gasp edildiği için, grev hakkı olmayan Petkim işçileri direnişte iken diğer yandan KHK ile işlerinden atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça hakları ve onurları için açlık grevindeydiler. Tüm bu yaşananlara ek olarak ülkede milyonlarca insan “Adalet” talebiyle CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu öncülüğünde Ankara’dan İstanbul’a yürüyüşe başlamıştı.

Yani Form Ambalaj olarak greve çıktığımız dönem, grevlerin fiili olarak yasaklandığı, OHAL koşullarının hem çalışma hayatını hem de tüm toplumsal yaşamı yönlendirdiği, farklı alanlardan farklı seslerden ortak bir talebin dillendirildiği bir döneme denk geldi. İster yasal grevi ertelenen işçiler olsun, ister hiç grev hakkı olmayan işçiler olsun, isterse de hukuksuz ve haksız şekilde işlerinden atılan kamu emekçileri olsun dile getirilen bu ortak talep Form Ambalaj işçilerinin grevinde vücut buldu. İnsanca yaşayacak demokratik bir ülke, insanca çalışma koşulları ve insana yakışır bir ücret.

Belki nicelik olarak az olmaktan kaynaklı sesi çok “çıkmamış” olan Form Ambalaj işçileri, mücadelenin önemini, sınıf dayanışmasının ne gibi sonuçlarının olduğunu ve belki de en önemlisi hak arayan kim olursa olsun bunun meşru olduğunu, çıkmış olduğu grev sebebiyle deneyimlemiş oldu. Bu deneyim toplu iş sözleşmesi kazanımlarından çok daha öte bir anlam ifade etmektedir.

* Selüloz-İş Sendikası uzmanı

Kaynak: Sendika.org

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/direnen-form-ambalaj-iscileri-kazandi-aykut-gunel/

Birleşen işçilerin yenilmediği Form Ambalaj grevinde görüldü

45 gün süren Form Koruyucu Ambalaj grevinin en büyük kazanımı, ‘birleşen işçiler asla yenilmez’ sözünün ete kemiğe bürünmesi oldu.

2011 yılında Selüloz-İş’e üye olarak başlattıkları sendikalaşma mücadelesi ile Torbalı’da birçok fabrikaya örnek olan Form Koruyucu Ambalaj işçileri, ülkenin OHAL ile yönetildiği ve özellikle grev ve direnişlerin yasaklandığı bir dönemde grev kararı alarak dikkatleri üzerine çekti.

24 Mayıs’ta onlarla grev kararı alan cam işçilerinin grevi hemen Bakanlar Kurulu tarafından yasaklandı. Belki kıyıda köşede kalması, belki küçük bir işletme olmasından Form Grevi devam etti. Hükümet her ne kadar burayı görmedi ise de bütün işçilerin dikkati doğal olarak Form grevine yöneldi

Böyle bir dönemde Form işçilerinin grev kararı almaları her şeyden önce karar aşamasında bile alkışlanacak kadar cesurca bir tutum oldu. 24 Mayıs’tan iki hafta önce işçilerle bir araya gelerek yaptığımız sohbet aslında işçilerin grev konusunda ne kadar haklı olduklarını, fabrikada hangi koşullarda çalıştıklarını, aldıkları ücreti, sevk ve izinlerde yaşadıkları sorunları anlattıkça ortaya koyuyordu. Bunu o gün de gazetemize haber yaparak işçilerin seslerini ve ne kadar kararlı olduklarını duyurmuştuk. İlk kez greve çıkıyor olmanın tedirginliğini yaşıyor olsalar da işçilerin birbirlerine olan güveni cesaretlerinin kaynağı oldu. Onların kendi aralarındaki bu birliği, 45 gün süren grevin sonuna kadar eksilmeden devam etti.

BÖLGEDEKİ İŞÇİLER MÜCADELEYİ SAHİPLENDİ

43 işçinin 40’ının greve çıktığı fabrikada üretim ilk günden tamamen durdu. Üç işçi yasal olarak içeride kalmasına rağmen zamanlarını çoğunlukla grevdeki arkadaşlarının yanında geçirdi. Fabrikanın karşına kurulan grev çadırı büyük bir coşkuyla halaylarla, Ankara havalarıyla bazen bir düğün alanına; çalınan davullarla, öttürülen düdüklerle bazen de tribünlere döndü. Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu İMPO Motor işçilerinden, Lastik-İş’in örgütlü olduğu JAPAR işçilerine, TEKSİF’in örgütlü olduğu YATSAN işçilerinden DERİTEKS’in örgütlü olduğu Sepiciler Deri işçilerine, Selüloz-İş’in örgütlü olduğu SÜPERPAK işçilerinden Eğitim Sen’ine, Belediye-İş’inden EMEP Genel Başkanı ve İzmir İl Örgütü yönetici ve üyelerine kadar, greve destek geldikçe coşku büyüdü. Aynı ağır koşullarda çalışmak zorunda bırakılan çevredeki fabrikalarda çalışan işçiler yaptıkları ziyaretle, servislerle işten eve, evden işe gidip gelirken el sallayarak, gülümseyerek grevi kendilerinin grevi olarak sahiplenirken, grevdeki işçiler de 43 kişi olmadıklarını gördüler. Lastik-İş’in örgütlü olduğu JAPAR fabrikasından yapılan ziyaret sırasında bir kadın işçi “Az işçi ile çok iş çıkarılmaz, hakkımızı vermezlerse bu mücadelelerimiz devam edecek” diyerek kendi çalışma koşullarını özetlerken mücadeleyi de sahipleniyordu.

İşçilerin kararlılıkları ve grev süresince ne öğrendikleri attıkları sloganlarda da görülüyordu. Kararlıydılar; “Açlıktan ölmeyiz biz bu yoldan dönmeyiz” diye haykırıyorlardı. Öğrendiklerini bütün işçilere de öğretiyor; “Birleşen işçiler asla yenilmez” diyorlardı. Yenilmediler de…

İŞÇİLERİN KARARLILIĞI KAZANIMI GETİRDİ

45. günde sendika ve temsilciler ile işveren arasındaki görüşmede işverenden gelen teklifler işçiler arasında, “Her kafadan bir ses çıkmasın, herkes konuşsun ama tek ses olalım, 45 gün burada boşuna beklemedik gerekirse bir 45 gün daha bekleriz” diyerek tartışıldı. Selüloz-İş Genel Başkanı işçilerin kararlılığı ile teklifi görüşmeye gitti. Taleplerin kabul edildiği işçilere duyurulunca işçiler arasındaki sevinç, coşku ve başarmanın verdiği haz gözlerden de okunuyordu.

Hemen orada sohbet ettiğimiz işçilerin hepsinin söylediği ortak şey “Biz bu grevde gördük ki işçilerin birliğinin önünde hiçbir şey duramaz” oldu.

45 gün süren grev sonucunda ücrette sosyal haklarda, ikramiyede iyileştirmeler elde edildi. Form İşçilerinin bu ilk grevi işçilerin de dediği gibi, bir takım eksikler de olsa kazanılmıştı ve bundan sonra mücadele bitmeyecekti. Ama grevin en büyük kazanımı yine işçilerin dediği gibi “Birleşen işçiler asla yenilmez” sözünün ete kemiğe bürünmesi oldu.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/birlesen-iscilerin-yenilmedigi-form-ambalaj-grevinde-goruldu/

Eski yazılar «