Zorunlu ara buluculuğun kamyoncu İsmail ve İş Hukuku için anlamı- Dr. Murat ÖZVERİ

İş davalarında ara bulucuya başvuruyu zorunlu hale getiren İş Mahkemeleri Kanunu kabul edildi. Kanunun yayım tarihinden itibaren üç ay içerisinde zorunlu ara buluculuk uygulanmaya başlayacak.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 32. maddesi ise diyor ki:

“İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur.”

Bu maddeyi akılda tutarak yazının devamını okuyun lütfen.

Bugün (16 Ekim 2017) bir kamyon şoförü bana geldi. Adı İsmail. Kamyon sahibi kamyonunu satmış. İsmail’e 8 bin lira önermiş.

İsmail’e aylık ücretini sordum. 2 bin lira dedi. Net mi brüt mü dedim. “Ben anlamam netten brütten, ayda elime 2 bin lira geçiyordu” diye yanıtladı. İsmail’in SGK hizmet dökümüne baktım, prime esas aylık kazancı asgari ücret üzerinden bildirilmiş.

İsmail soruyor, “Benim almam gereken kıdem ihbar tazminatı ne kadar?”

Hesapladım:

Aylık 2 bin lira net ücretinin brüt tutarı 2 bin 797.55 TL. İsmail’in kıdem süresi 5 yıl 4 ay 18 gün

Kıdem Süresi
5 yıl için 2.797,55 TL x 5 = 13.987,75 TL
4 ay için 2.797,55 TL / 12 x 4 = 932,52 TL
18 gün için 2.797,55 TL / 365 x 18 = 137,96 TL
Toplam kıdem tazminatı 15.058,23 TL
Binde 7,59 Damga vergisi     114,29 TL
Net Kıdem tazminatı          14.943,94 TL

 

İsmail’in kıdemi üç yılı aştığı için 56 günlük ücreti tutarında ihbar tazminatı hakkı var.

İhbar Tazminatı 
8 hafta x 7 gün = 56 gün
2.797,55 TL /30x 56 5.222,09 TL
Gelir Vergisi %15 783,314 TL
Damga Vergisi (binde 7,59) 39,63 TL
Net İhbar Tazminatı 4.399,14 TL

İsmail, “Ağbi bir de asgari ücret üzerinden hesaplar mısın?” dedi. “Olur” dedim aynı hesabı işverenin SGK’ye bildirdiği brüt asgari ücret üzerinden yaptım.

Kıdem süresi  
5 yıl için       1.777,50 TL  x  5       =    8.887,50 TL
4 ay için        1.777,50 TL  /  12  x  4  = 592,50 TL
18 gün için     1.777,50 TL / 365 x 18 = 87,66 TL 
Toplam kıdem tazminatı        9.567,66 TL 
Binde 7,59 Damga vergisi     72,62 TL
Net Kıdem tazminatı     9.495,04 TL

 

İhbar Tazminatı 
8 hafta x 7 gün = 56 gün
1.777,50 TL / 30 x  56    3.318,00 TL
Gelir Vergisi %15 497,70 TL
Damga Vergisi (binde 7,59) 25,18 TL
Net İhbar Tazminatı 2.795,12 TL

İsmail’in gerçek ücreti üzerinden
kıdem tazminatı
14.943,94 TL Net
İsmail’in gerçek ücreti üzerinden
ihbar tazminatı
4.399,14 TL Net
İsmail’in gerçek ücreti üzerinden
toplam alacağı
19.343,08 TL Net

İsmail’in kayıtlarda gösterilen 
ücreti üzerinden kıdem tazminatı
9.495,04 TL Net
İsmail’in kayıtlarda gösterilen
ücreti üzerinden ihbar tazminatı
2.795,12 TL Net
İsmail’in kayıtlarda gösterilen
ücreti üzerinden toplam alacağı
12.290,16

İsmail’in gerçek ücreti ile kayıtlarda gösterilen ücreti arasında toplam alacağına yansıyan hak kaybı 7.052,92 TL Net
İsmail’in işverenin önerdiği toplam 8.000,00 TL
İşverenin önerdiği ile gerçek ücret arasındaki fark 11.343,08 TL Net
İşverenin önerdiği ile kayıtlarda gösterdiği ücrete göre fark 4.290,92 TL Net

Stajyerim bu rakamları bir kutu kağıdına yazıp İsmail’e verdi. Tam çıkarken İsmail bir sorum daha var dedi:

“Ben bu işyerine aslında nisan 2009 tarihinde girdim, 2011 şubat ayına kadar çalıştım. Ancak işveren bu çalışmalarımı sigortaya bildirmediği için anlaşamadık şubat 2011’de ayrıldım. Sonra işveren beni tekrar işyerine çağırdı 2012 yılı mayıs ayının 12’sinde tekrar işe girdim. Sigortam da bu tarihten itibaren yatırılmaya başlandı.”

İsmail’in kıdem süresine nisan 2009-şubat 2011 arası 1 yıl 10 aylık süreyi de ekleyerek kıdem tazminatını hesaplamak gerekiyor. Parasal olarak ifade edecek olursak gerçek ücret üzerinden 5 bin 89.91 TL net kıdem tazminatı, kayıtlardaki ücreti esas alırsak 3 bin 234.02 TL net kıdem tazminatı daha eklememiz gerekiyor.

Hatırlayalım, İş Yasası’nın 32. maddesi diyor ki: “İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur.”

İsmail’in işvereni İş Yasası’nın 32. maddesine göre İsmail’in “ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunlu” olduğu halde bu zorunluluğa uymayıp, İsmail’e hak ettiği alacağın sadece yarısından azını öneriyor.

İsmail için ara buluculuk 19 bin 343.08 TL alacağını kısa sürede alma karşılığı 19 bin 343.08 TL  yerine 8 bin TL.ye razı olmak anlamına geliyor.

Ara buluculuk, İsmail’in işvereni açısından ise İş Yasası’nın 32. maddesine aykırı davranmak, yasayı çiğnemek, 19 bin 343.08 TL  yerine sadece 8 bin TL ödeyerek ödüllenmek anlamına geliyor.

Ara bulucu için ise, tarafları İş Yasası’nın emredici hükmü olan 32. maddeye aykırı bir uzlaşmaya imza attırmak anlamına geliyor.
İş hukuku açısından ise, iş hukukunun ruhuna Fatiha okunması anlamına geliyor.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/zorunlu-ara-buluculugun-kamyoncu-ismail-ve-is-hukuku-icin-anlami-dr-murat-ozveri/

İşsizlik rakamları açıklandı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) yapılan açıklamaya göre, Türkiye’de işsizlik oranı temmuz ayında yüzde 10,7 oldu. Söz konusu verilere göre, Türkiye’de 3.4 milyon kişi işsiz olduğu iddia ediliyor.

TÜİK’in internet sitesinde şu bilgiler paylaşıldı:

İŞSİZLİK ORANI
Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2017 yılı Temmuz döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 119 bin kişi artarak 3 milyon 443 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise değişim göstermeyerek %10,7 seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı da değişim göstermeyerek %13 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 1,3 puanlık artış ile %21,1 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 0,1 puanlık azalış ile %10,9 olarak gerçekleşti.

İstihdam edilenlerin sayısı 2017 yılı Temmuz döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 122 bin kişi artarak 28 milyon 758 bin kişi, istihdam oranı ise 1 puanlık artış ile %48 oldu.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 294 bin, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 827 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin %20,9’u tarım, %18,6’sı sanayi, %7,6’sı inşaat, %52,8’i ise hizmetler sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,2 puan, inşaat sektörünün payı 0,2 puan artarken, sanayi sektörünün payı 0,4 puan, hizmet sektörünün payı 0,1 puan azaldı.

İŞ GÜCÜNE KATILIM ORANI
İşgücü 2017 yılı Temmuz döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 239 bin kişi artarak 32 milyon 200 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 1 puan artarak %53,7 olarak gerçekleşti. Aynı dönemler için yapılan
kıyaslamalara göre; erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,7 puanlık artışla %73,5, kadınlarda ise 1,3 puanlık artışla %34,3 olarak gerçekleşti.
Kayıt dışı çalışanların oranı %35,2 olarak gerçekleşti

Temmuz 2017 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,9 puan artarak %35,2 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,4 puanlık artışla %22,2 oldu.

MEVSİM ETKİLERİNDEN ARINDIRILMIŞ İSTİHDAM
Mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam bir önceki döneme göre 87 bin kişi artarak 28 milyon 119 bin kişi olarak tahmin edildi. İstihdam oranı 0,1 puanlık artış ile %46,9 oldu.

Mevsim etkilerinden arındırılmış işsiz sayısı bir önceki döneme göre 50 bin kişi artarak 3 milyon 558 bin kişi olarak gerçekleşti. İşsizlik oranı 0,1 puanlık artış ile %11,2 oldu.
Mevsim etkilerinden arındırılmış işgücüne katılma oranı bir önceki döneme göre 0,2 puanlık artış ile %52,9 olarak gerçekleşti. Ekonomik faaliyete göre istihdam edilenlerin sayısı, tarım sektöründe 129 bin, inşaat sektöründe 24 bin kişi artarken, sanayi sektöründe 20 bin, hizmet sektöründe 46 bin kişi azaldı.

Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/issizlik-rakamlari-aciklandi-2/

İşçi temsilciliği ve işçi konseyleri -4* Dr. Murat ÖZVERİ

Bu hafta işçi temsilciliğinin Türk hukukunda yeri var mıdır, gerekli midir sorularını tartışmaya çalışarak bu uzun yazıya nokta koyacağız.

İşvereni Denetlemek İçin İşçi Temsilciliği

Bireysel iş hukukunun diliyle konuşacak olursak: İşçi, ücret karşılığı işverenin emir ve talimatlarıyla iş yapan kişidir. İşveren işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişidir. İşçi ve işveren arasında karşılıklı hak ve borçları düzenleyen sözleşme iş sözleşmesidir.

İşverenin işçiye emir ve talimat verme hakkına yönetim hakkı, işçinin işi işverenin emir ve talimatlarına uygun yapma yükümlüğüne de bağımlılık denilmiştir.

İşçi bağımlı çalıştığı, çalışmak zorunda olduğu için işçidir. Bağımlı çalışmayan bir kimse ücret karşılığı çalışsa da işçi değildir.

Emir ve talimat verme hakkı olan işveren işçi karşısında kendi koşullarını ona dayatacak kadar güçlüdür. Ekonomik olarak güçlüdür sosyal olarak güçlüdür. Güçlü işveren karşısında güçsüz işçinin korunması bireysel iş hukukunun konusunu oluşturur.

İş yasaları önemli ölçüde işyerinde işverenin yönetim hakkını sınırlandıran hükümlerdir. Aslında işverenin yönetim hakkının konusunu işin teknik yürütümü açısından zorunlu olan emir ve talimatlar oluşturur. Yani işveren işçiye şu saatte işe geleceksin, şu makinede çalışacaksın, makinede 10 No’lu ürünü üreteceksin gibi işin teknik boyutu ve yürütümü ile sınırlı emir ve talimat verme hakkına sahiptir.

İşverenler yönetim haklarının sınırlarını sürekli genişletme, gözetim borcunu ise olanaklı oldukça görmezlikten gelme eğilimindedir.

Yönetim hakkı işverenin işçiyi gözetme borcu ile sınırlandırılmıştır. Bu nedenle işveren işçiye örneğin “günde 11 saatten, haftada 45 saatten fazla çalışmak zorundasın, işine geliyorsa” diyememelidir. Derler. Daha da beterini yaparlar. İşyerinde işveren ve işveren vekilleri işçiye karşı üst perdeden buyurgan bir dil kullanmayı kendilerinde bir hak olarak görürler. Üst perdeden dile gelen, kibirli, buyurgan bu dil işçiye kendini işveren ve işveren vekilleri karşısında değersiz hissettirir.

İşçi de kendisini aşağılayan bu dili de işverenin “işine geliyorsa” diye başlayan restlerini de ne yazık ki doğal görmeye başlar. İşverenler her şeyi hak eden, ulaşılmaz, ayrıcalıklı insanlardır. İşçiler ise sınırlı yetenekleriyle ulaşabildikleri yaşam standardına, iş bulmalarına şükretmeye mahkum zavallılar. En fazla dişlerini sıkarlar. Öfkelerini homurdanarak ya da kimsenin duymayacağı yerde küfrederek dışa vurmak zorunda kalırlar.

Oysa işverenin buyurgan bir dil kullanması da bu dille işçiyi aşağılaması da, “işine geliyorsa, gelmiyorsa çek git” demesi de işverenin hakkı değildir. İşveren tüm bunları yaparken yönetim hakkını sınırlandıran yasalara karşı geliyordur. Yasaları yaptırımları caydırıcı olmadığı için, nasıl olsa kimse yasalara uymadığımı kanıtlayamaz diye güvendiği için çiğniyordur.

Bugün ülkemizde her işveren ama her işveren az ya da çok iş yasalarını çiğnemekte, iş yasalarına uymamaktadır. Hiçbir işverende iş yasalarına uymadığı için utanmamaktadır. İş yasasına uymayan hiçbir işveren iş yasasına uymadığı için kendini vicdanen suçlu hissetmemektedir. Ben yasalara aykırı davranan bir insanım diye utançtan boyun bükmemektedir. Aksine yasalara uymayan işverenler kasım kasım kasılarak küçük dağları ben yarattım edasıyla gezmekte, gezebilmekte ve toplumdan saygı görmektedir.

İşyerinde sendika seçme özgürlüğünü kullandığı gerekçesiyle yüzlerce işçiyi işten attığı için utanan, işyerinde beli sakatlanan, meslek hastalığına yakalanan her işçi bir bahaneyle işten attığı için üzülen, ben yasalara uymuyorum suçluyum diyen bir işveren göremezsiniz. Aksine iş yasasına aykırı olarak yaptıkları her şeyi kendilerine hak gören, saygı bekleyen ve saygıya da gören işverenlerle karşılaşırsınız.

İşçi temsilciliği tüm bu sorunları çözen kurum değildir. Fakat en azından işyerlerinde ne olup bittiğini gösteren bir kurumdur. İşçi temsilcisi işverenin yönetim hakkını sınırlandıran, emir ve talimatların işin teknik yürütümüyle sınırlı kalmasını sağlayan kuralların uygulanmasını denetler, işverenin işçiyi gözetme borcuna aykırı davrandığı durumları saptayıp görünür kılar.

İşçi Temsilciliğinin Hukuki Dayanağı Vardır

Geçerken belirtelim; 4857 sayılı iş yasası tasarı aşamasında işçi temsilciliği kurumuna yer vermişti. Sendikaların işçi temsilciliğini, sendikal örgütlenmede kendilerine rakip olacağı endişesiyle hareket etmişlerdir. 4857 sayılı yasa Mecliste görüşülürken sendikalar yapmış oldukları kulis çalışmaları sonucu tasarıdan işçi temsilciliğini düzenleyen maddenin çıkartılmasını sağlamışlardır. İş Yasasında işçi temsilciliği düzenlenmemiştir. İş Yasasında işçi temsilciliğinin düzenlenmemiş olması, işçi temsilciliğinin hukuki dayanağının bulunmadığı anlamına gelmez.

İşçilerin kendi aralarında temsilci seçmeleri, demokratik bir haktır. İşveren işçilerin bu demokratik hakkına saygı duymak zorundadır.

İşçi temsilcilerinin “etkin bir korumadan” yaralanma haklarının altını çizen ILO 135 sayılı sözleşme bir diğer hukuki dayanaktır. Bilindiği gibi temel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerle iç hukuk çeliştiğinde anayasanın 90 maddesi uyarınca uluslararası sözleşme uygulanmak zorundadır.

İç hukukta hiç düzenleme yapılmamış bir konuyu uluslararası sözleşeme düzenliyorsa artık iç hukukla çelişip çelişmemesine bakılmaksızın uluslararası sözleşme uygulanacaktır. Dolayısıyla 135 sayılı ILO Sözleşmesi işçi temsilciliğinin hem hukuki dayanağı hem de güvencesidir.

İşçi Temsilciliği Sendikaların Yüzünü İşçiye Döndürecektir

İşçi temsilciliğine ilişkin ilk yazdığım yazıya bir okurumuz yorum yazmış diyor ki: “Temsilcilik olsa ne olur ki. Biz sendikalıyız temsilciliklerimiz de var ama dediklerinizin hepsini yaşıyoruz. Sendikalar işçi sendikası olmaktan çıkmışlar. Patron yalakalığı yapıyorlar.”

Eğer sendikalar işçi sendikası olmaktan çıkmışsa, eğer sendikalar işyerinde İş Yasasını uygulatmakta dahi aciz kalıyorlarsa, ya o sendikanın işyerinde işvereni etkileyecek oranda gücü yoktur ya da o sendika o işyerinde işveren icazeti ile yetkili sendika olmuştur. Birinci duruma yüzde 51 sendikaları diyoruz. TİS yetkisi alacak kadar üye yapmasına ses çıkartılmayan ama asla etkili bir güç olacak kadar üye yapmasına izin verilmeyen sendikalar. İkinci grupta yer alanlara sendika dahi dememek lazımdır. İşverenden ve devletten bağımsız olmayan bir örgüte adı sendika da olsa hukuken sendika demek olanaklı değildir. Hakimin hangi sendikaya üye olduğunu sorduğu işveren tanığı işçi, bu soruya “işyerimizin sendikasına” diye yanıt veriyorsa, orada sendika yoktur.

12 Eylül 1980 sonrası sendikal yaşamı şekillendiren 2821 ve 2822 sayılı yasalar, yüzde 51 sendikası olmayı, işveren icazetiyle yetki alan sendika olmayı kabul etmeyen sendikalara yaşam hakkı vermeyecek şekilde kurgulanmışlardır. 2821 ve 2822 sayılı yasaların güçlü sendikacılık iddiasıyla perdeledikleri sadece makbul sendikaların yaşamasına izin veren bir sendikal yapıdır. Bu sendikaların gerçek görevi işçiye hak almak değil, hak almak için harekete geçen işçiyi kontrol etmektir.

İşçi temsilciliği makbul sendikaların kirli yüzlerinin görülmesi, makbul sendikaların gerçek anlamda sendika olmadıklarının anlaşılması, makbul sendikaların sendika adını kirlettiklerinin kavranması için de gereklidir. İşçi temsilcileri, makbul sendikaların teşhir olmalarını, sağlayabileceklerdir. İşçilerin makbul sendikalardan kurtulup, gerçekten işçiyi temsil eden, işçinin gücüyle var olabilen, işverenden ve devletten bağımsız sendikalarda örgütlenmesi, bu sendikaların yaratılması için güvenceyle donatılmış işçi temsilciliği çok önemli roller üstlenebilecek, çok önemli etkiler yaratabilecektir.

(*) İşçi temsilciliği kurumunu tüm yönleriyle ele alıp incelemek köşe yazılarının sınırlarını çok aşsa da bir çerçeve sunuş yazısıyla konuyu ele almaya çalıştık. Dört yazı işçi temsilciliği konusunda bir giriş yazısı, çok genel bir özet olarak kabul edilmelidir.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/isci-temsilciligi-ve-isci-konseyleri-4-dr-murat-ozveri/

Modern kölelik ve çocuk işçiliği- Nilgün TUNÇCAN ONGAN

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (UÇÖ) geçtiğimiz günlerde yayınladığı son veriler, milyonlarca çocuğun modern kölelik koşullarında yaşadığını ve işçilik yaptığını ortaya koyuyor. Buna göre 40 milyon modern kölelik mağdurunun (zorla çalıştırılan ve zorla evlendirilen) yüzde 25’i çocuk. Çocukların zorla evlendirilen mağdurlar içindeki payı ise 37.

Modern kölelik koşulları kadınlar ve kız çocukları açısından değerlendirildiğinde ise oran yüzde 71’e ulaşıyor.

Öte yandan 5-17 yaş grubundaki 152 milyon çocuğun emek gücü piyasalarında çalışmakta olduğu açıklandı. Üstelik bu çocukların üçte ikisi haftada 43 saatten fazla çalışıyor. Çalışan çocukların önemli bir bölümü ise (yüzde 48) 5-11 yaş aralığında.

5-14 yaş grubundaki çocukların yüzde 32’si eğitimden kopukken, okula devam edebilenler de iş dolayısıyla eğitim olanaklarından yeterince faydalanamıyor.

Açıklanan veriler, çocukların neredeyse yarısının, sağlık güvenlik ve ahlaki gelişimlerini doğrudan tehdit eden, tehlikeli işlerde çalıştığını ortaya koyuyor. UÇÖ’nün “kabul edilemez” diye nitelendirdiği tehlikeli işlerde çalışma oranı 5-11 yaş aralığındaki çocuklar için bile yüzde 25.

UÇÖ Genel Müdürü bu veriler sonrası yaptığı açıklamada “…mücadele çabalarımızı önemli ölçüde arttırmadığımız sürece dünya sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekleştirebilecek konuma gelemeyecektir” diyor.

İşte tam da burada, başta UÇÖ olmak üzere uluslararası örgütlerin çocuk işçiliği ile mücadele yöntemlerini tartışmak gerekiyor.

Şöyle ki, yaygın kanının aksine, çocuk işçiliği uluslararası alanda yasaklanmayıp, düzenlenmiş durumda. Buna göre belli yaş grubundaki çocukların belli koşullar altında çalışabileceği öngörülüyor.

Örneğin UÇÖ 138 No’lu Asgari Yaş Sözleşmesinde asgari çalışma yaşını 15 olarak belirliyor. Buna karşılık ekonomisi ve eğitim olanakları yeterince gelişmemiş ülkeler için bu sınırın 14 olabileceğini düzenliyor (Madde 2).

Aynı sözleşmede çocukların eğitim, sağlık ve gelişmelerine zarar vermemesi halinde ulusal mevzuatların 13-15 yaş arasındaki çocukların çalıştırılmasına izin verebileceği hükme bağlanıyor. Ekonomisi ve eğitim olanakları yeterince gelişmemiş olan ülkeler için ise bu yaş aralığı 12-14 olarak belirleniyor.

Dolayısıyla UÇÖ gerekli koşulların sağlanması halinde, çocukların 12 yaşından itibaren çalıştırılabileceğini öngörüyor.

Öte yandan UÇÖ’nün ortaya koyduğu bu yaklaşımı Avrupa Sosyal Şartı da paylaşıyor. Gözden Geçirilmiş Sosyal Şart’ın 7. maddesinde “Çocukların sağlık, ahlak ve eğitimleri için zararlı olmayacağı belirlenen hafif işlerde çalıştırılmaları durumu dışında” asgari çalışma yaşı 15 olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla burada da, belli koşullarda asgari yaş sınırının daha da düşebileceği öngörülüyor.

Tüm bu yaklaşımların temelinde ise çocuk işçiliği sorununu kapitalizmin işleyiş dinamiklerinden ayırma, yani sermaye çıkarlarına müdahale etmeksizin çözebilme arayışı var. Bunun için de çocuk işçiliği esasen enformel alana ve azgelişmişliğe özgü bir sorunmuş gibi tanımlanarak yapısal niteliği daraltılıyor.

Oysa çocuk emeği kullanımı, bir ekonominin ne kadar gelişmiş olduğundan ziyade ucuz emek gücü kaynaklarına ne ölçüde ulaşabildiği ve/veya bu kaynakların küresel düzeyde ne ölçüde varolduğuyla ilgili bir sorun. Dolayısıyla yasaklanmak yerine düzenlendiği ölçüde, UÇÖ’nün açıkladığı son verilerden de görüleceği üzere, düzenleme kapsam ve koşullarıyla sınırlı kalmıyor.

Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/modern-kolelik-ve-cocuk-isciligi-nilgun-tunccan-ongan/

İşçi katliamı sürüyor: 9 ayda 1485 iş cinayeti!

İSİG Meclisi’nin raporuna göre, eylül ayında en az 147, bu yılın ilk dokuz ayında ise en az 1485 işçi yaşamını yitirdi


Türkiye’de iş cinayetleri katliam boyutuna varmış durumda. Her gün en az 5 işçi, iş cinayetlerinde can veriyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin raporuna göre, eylül ayında en az 147, bu yılın ilk dokuz ayında ise en az 1485 işçi yaşamını yitirdi.
Eylül ayında yaşamını yitiren 147 emekçinin 112’si işçi, memur statüsünde çalışan ücretlilerden; 35’i ise kendi nam ve hesabına çalışanlardan oluştu.

En çok ölüm tarım ve inşaatta
En çok iş cinayeti tarım işkolunda yaşandı. Eylül ayında 40 tarım işçisi hayatını kaybederken, inşaat işkolunda 27, taşımacılıkta 14, ticaret/büroda 12, konaklama ve eğlence işkolunda ise 10 işçi yaşamını yitirdi. Eylül ayında işçiler en çok ezilme/göçük (31 ölüm) ve trafik/servis kazası sonucu (31 ölüm) can verdi. Şiddet nedeniyle 22, yüksekten düşme nedeniyle 18, elektrik çarpması nedeniyle 13 işçi hayatını kaybederken, kalp krizi ve beyin kanaması nedeniyle 13 işçi öldü.

8’i çocuk, 10’u kadın
Eylül ayında yaşamını yitiren işçilerin 8’i çocuk, 10’u kadın, 9’u göçmen işçiydi. İş cinayetlerinde ölen çocukların 6’sı henüz 15 yaşında bile değildi. En çok iş cinayetinin yaşandığı il Konya (9 ölüm) olurken, Konya’yı Ankara (8 ölüm), İzmir (8 ölüm) ve Manisa (7 ölüm) izledi.


‘Aynı gemide değiliz’
İSİG Meclisi, yayımladığı raporda, Başbakan Binali Yıldırım’ın ILO 10. Avrupa Bölge Toplantısı açılışında yaptığı konuşmayı da eleştirdi: “Başbakan, ‘İşyeri, işin devamı; işverenin ne kadar sorumluluğundaysa çalışanların, çalışanları temsil eden sendikaların da o kadar sorumluluğundadır’ diyerek klasik ‘aynı gemideyiz’ söylemine başvurdu. İşçi ile patron aynı gemide değildir. Türkiye’de patronlar her geçen yıl zenginleşirken, işçiler yoksullaşmaya devam ediyor.”

‘Aklımızla alay ediyor’
Başbakan Yıldırım’ın yine aynı konuşmada “Sendikalaşmaktan korkmayalım” şeklinde ifadelerine de dikkat çekilen raporda, “Oysa sendikalaştığı için işten atılan binlerce işçi var. Atanan kayyumlar tarafından atılan işçiler, örgütlenme faaliyeti yürüttüğü için hapse atılan TÜMTİS’liler varken, işlerine iade edilmek için açlık grevinde olan Nuriye ve Semih’e karşı yapılan hukuksuzluklar sürerken, ardı ardına grevler yasaklanırken ve iş cinayetleri katliam boyutuna varmışken, bu konuşmada söylenenler aklımızla alay etmektir” denildi.

‘KMO’nun yanındayız’
Raporda Kimya Mühendisleri Odası’nın (KMO) yönetimine yönelik hükümet müdahalesine de değinilerek, “Bizler İSİG Meclisi olarak KMO’nun bilim ve tekniği halkın yararına sunan mücadelesinin her zaman yanındayız” ifadeleri kullanıldı.
Kaynak: Birgün

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/isci-katliami-suruyor-9-ayda-1485-is-cinayeti/

Küresel ücretli emeğin görünümü- Prof. Dr. Erinç Yeldan

Amerikan “Merkez Bankası” FED’in yıl sonuna değin kaç kez ve ne zaman faiz oranlarını yükselteceği sorusu iktisat medyasının en gözde konularından birisi halinde. Eylül ayı içinde FED yetkililerinin izlemeyi düşündükleri politikaları sır saklar gibi, fısıltılar halinde ekonomi kamuoyu ile paylaşırken, finans piyasalarının yorumcuları da “konuyu manşetlere nasıl taşırım” endişesiyle olsa gerek, en ezoterik ve mistik söz oyunlarıyla tartışma çabası içindeler. 
Bu kavram kargaşasının ardında FED’in gerçekten nasıl davranacağı sorusunun yanıtı, aslında, çoğunlukla enflasyon beklentileri ile ilgili. FED politika tercihlerini (tüm diğer merkez bankaları ve para otoriteleri gibi) her şeyden önce enflasyonun seyrine göre şekillendirmekte. Diğer yandan, unutmayalım ki reel anlamda enflasyon, işgücü piyasalarındaki yapısal tıkanıklıkların, istihdam biçimlerinin ve işgücü üretkenliğindeki dalgalanmaların yansımasıdır. Dolayısıyla, bu yazımızda ücretli emek piyasalarındaki görünümü değerlendirmeyi amaçladık.

***

Öncelikle uzun dönemli eğilimlere bakalım: Amerika’dan gelen veriler, 2017 itibarıyla enflasyondan arındırılmış reel ücretlerin 1973’e görece sadece yüzde 10 artmış olduğunu gösteriyor. 1973 sonrasında Amerika’da reelücretlerin yıllık artış hızı yüzde 0.2’nin altında gerçekleşti. Söz konusu dönemde Amerikan ekonomisinin yılda yaklaşık yüzde 2.2 büyümüş olduğu göz önüne alındığında, ücretli-emeğin milli gelir içerisindeki payının nasıl da erimiş olduğunu ve gelir dağılımındaki bozulmanın boyutlarını algılamak hiç de zor değil. 
Daha yakın, kısa döneme ilişkin veriler ise çarpıcı farklılıklar içeriyor. Amerika Çalışma Bakanlığı (Bureau of Labor) istatistikleri ağustos ayında istihdam artışının son derece cılız kaldığını; ve son iki ayın verilerinin de 41 bin kişi aşağıya doğru revize edildiğini gösteriyor. Amerika’da istihdam oranı ise yüzde 60’a değin gerilemiş durumda. Ancak burada ilgimizi daha çok çeken başka bir gösterge var: yarı zamanlı ve enformel şekilde çalışan sayısındaki hızlı artış. ABD’de son ayda yarı zamanlı işlerde çalışan sayısı 187 bin kişi artış göstermiş; FED’in meşhur miktar kolaylaştırması diye anılan para basma operasyonları döneminde -2013’ten bu yana, bu rakam 2.6 milyon kişiye ulaşmış. 
Gerçekten de bir yanda düzenli, tam zamanlı istihdam biçimleri ile yarı zamanlı ve geçici işler arasındaki giderek genişleyen uçurum ücret farklılıklarına ve sosyal haklara yansıyarak, küresel kapitalizmin bu hegemonik ekonomisinde bozulan gelir dağılımı ve çöken orta sınıflarının ardındaki temel mekanizmayı açıklamakta. 
Benzer veriler büyük durgunluk altındaki Avrupa ekonomilerinde de gözleniyor. Eurofound Monitor verileri Avrupa’da söz konusu dönemde yaklaşık 10 milyon yeni istihdam yaratıldığını; ancak bunun 8 milyonunun hizmetler sektöründe, sadece 1.5 milyonunun ise imalat sanayiinde gerçekleştiğini belgeliyor. Dahası, sanayi sektöründeki söz konusu istihdamın hemen tamamının tekniker ve yüksek eğitimli, vasıflı işgücünden oluştuğu, mavi yakalılar diye andığımız sanayi işçisine olan talebin hızla gerilediği gözleniyor. 
Derinleşen ücret eşitsizliği, tam zamanlı, formel istihdam ile yarı zamanlı düzensiz işler arasındaki büyüyen farklılaşmayı izlemekte. Bu dönüşüm bir yandan ücretli-emeğin ortalama ücretleri üzerine baskı oluştururken, bir yandan da gerilemekte olan ücret maliyetleri üzerinden enflasyonist baskıları dizginliyor. Bu dönüşümlerin reel yansımasını, kuşkusuz, küresel sermayenin birikim ve örgütlenme şemasında gözlemekteyiz. Sermaye, sanayi-sonrası toplum tahayyülleri altında birikim önceliklerini giderek finansal işlemlerin -borsa, döviz, tahvil piyasalarının, kısa dönemli ve sıcak para getirilerinde gerçekleştiriyor. Sanayi sermayesi giderek finansal rant oyunlarına dönüşürken işgücü ihtiyacını da yerkürenin ucuz emek cennetlerine, Asya’nın çalışma kamplarına, Latin Amerika’nın maquiladera’larına ve giderek Sahraaltı Afrika’nın işgücü depolarına taşıyor. 
Bu gelişmeler sermayenin sürekli olarak taşeronlaştırılmış, esnekleştirilmiş ve dibe doğru yarış altında hiper-rekabete sürüklenmiş enformal işgücü biçimlerine ihtiyaç yaratmakta olduğunu dile getiriyor. Bu koşullar altında bastırılan ücret maliyetleri ise enflasyonist baskıların hafifletilmesinde en önemli etken. 
Yazımızın başındaki konuya dönelim: FED faizleri arttıracak mı? Reel ekonomik göstergeler ve işgücü piyasasının yapısal koşulları bu soruya “evet” yanıtını vermek için acele etmeye gerek olmadığını dile getiriyor. Finans piyasalarının “oyuncuları” rahat olsun.

Kaynak: Cumhuriyet

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/kuresel-ucretli-emegin-gorunumu-prof-dr-erinc-yeldan/

İşçi temsilciliği ve işçi konseyleri – 3 Dr. Murat Özveri

Önceki iki yazımızda iş yasalarının uygulanmadığını, iş yasalarının uygulanması için denetim zorunlu olduğunu, iş yasalarının uygulanıp uygulanmadığını denetlemekle görevli müfettiş denetiminin işlemediğini örnekleriyle ortaya koymaya çalıştık.

İşçi Temsilcisi İşyeri Sendika Temsilcisi Değildir

İşçilerin haklarını düzenleyen yasalar, bireysel ve toplu iş hukuku olmak üzere genel olarak ikiye ayrılır.

Bireysel iş yasaları, çalışma yaşamının alt sınırını belirler. Toplu iş hukuku ise bireysel iş yasasının getirdiği alt sınırların altında kalmadan, çalışma yaşamına ilişkin sendika, grev ve toplu iş sözleşmesi hakkı kullanılarak kural koymanın esaslarını düzenler.

Bireysel iş yasalarının işyerinde uygulanıp uygulanmadığını, işyeri içerisinden denetleyecek olan kurum işçi temsilciliği ve/veya işçi konseyleridir. Toplu iş sözleşmelerinin uygulanıp uygulanmadığını işyerinden denetleyecek olan ise işyeri sendika temsilciliğidir.

İşçi Temsilciliği Nedir? 

İşçi temsilciliği uygulaması yeni bir uygulama değildir. Görevleri yetkileri ülkeden ülkeye değişse de çalışma yaşamında önemli görevler üstlenmişlerdir. Örneğin işçi temsilcileri İngiltere’de toplu pazarlığın tarafı olabilirler. Fransa’da sendikanın toplu iş sözleşme ehliyetine sahip bir sendika olarak kabul edilebilmesinin koşullarından birisi, işçi temsilciliği seçimlerinde ülke genelinde belirli bir yüzdenin üzerinde oy almasıdır. Almanya’da işçi temsilciliği ve işçi kurulları özel bir yasayla düzenlenmiş ve işçilerin yönetime katılma araçlarından birisi olarak düzenlenmiştir.

İşçi temsilciliğinin en basit en yalın uygulanma biçimi temsilcinin denetim görevini yerini getirmesi, işyerini içeriden denetlemesidir.

İş Güvencesi Olmadan İşçi Temsilciliği Olmaz

İşçi temsilciliğinin işyerini içeriden denetleyecek bir olanak olduğunu söylediğim işçiler itiraz etmişlerdir. İşçilerin itirazlarının odağında “işçi temsilciliği olsa da değişen bir şey olmaz. Sendikalı işyerlerinde temsilciler var yine bir şey değişmiyor” inancı bulunmaktadır.

İşçiler bu kaygılarını doğrulayan somut örnekler de vermişlerdir. İşçilerin örnek verdiği bir işyerinde 400 işçi çalışmaktadır. İşveren, işçilere her bölümden birer temsilci seçtirmiştir.  Temsilciler işverenin yasa dışı uygulamalarına itiraz edecek olduğunda ise işveren gerçek niyetini açığa vurmuştur. İşverene göre işçi temsilcisinin görevi işçinin isteğini işverene, işverenin istediğini işçiye ileten bir köprü olmalarıdır.

İşçilerin yaşadıkları kaygılar, deneyimlediklerinden çıkarttıkları sonuçlar doğrudur.

İşverenin otoritesini sınırlandıran her kurumun işyerinde var olması, amacına uygun çalışabilmesinin temel koşulu, işverene karşı mutlak anlamda güvenceye sahip olmasını gerektirir. Örneğin 6331 sayılı yasaya göre işyerlerinde “çalışan temsilcisi”, “iş güvenliği uzmanı”, “işyeri hekimi” çalıştırılması zorunludur. Birçok işyerinde de “çalışan temsilcisi”, “iş güvenliği uzmanı”, “işyeri hekimi” vardır. Ne var ki bunlar yeterli iş güvencesine sahip olmadıkları için yapmaları gereken içsel denetimi yapamamaktadırlar. Aksine işveren otoritesine teslim olmak zorunda kalmakta, işverenin yasaya aykırı bir dizi uygulamasının üzerinin örtülmesine vesile olmaktadırlar.

İşçi Temsilciliğinin Güvencesi 135 Sayılı ILO Sözleşmesiyle Düzenlenmiştir.

Önce anımsatalım: Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri kuşkusuz çok önemlidir. Ne var ki ILO sözleşmeleri en az, en asgari korumanın ne olacağını gösteren hükümlerden oluşur. ILO sözleşmeleri en üst korumayı getiren düzenlemeler olmadığı için ulaşılması gereken düzeyi değil, aşılması gereken düzeyi gösterirler.

ILO, 23/06/1971 tarihinde 135 Sayılı “İşçi Temsilcileri Hakkında Sözleşmeyi” kabul etmiştir. Türkiye25.11.1992 tarihinde 3845 sayılı kanunu kabul etmiştir. 11. 12. 1992/21432 Mükerrer sayılı RG yayımlanan 3845 sayıl Kanunun 1. Maddesinde “İşletmelerde İşçi Temsilcilerinin Korunması ve Onlara Sağlanacak Kolaylıklar Hakkında 135 Sayılı Sözleşme”nin onaylanması uygun bulunmuştur” denilmiştir.

ILO 135 sayılı sözleşmenin 1. maddesine göre işçi temsilcileri etkin bir korumanın kapsamı içerisine alınmışlardır. Sözleşme sadece koruma dememiştir. Dikkat edilirse “etkin koruma” demiştir. Etkin koruma; işçi temsilcisine yönelik zararlandırıcı eylemi işçi temsilciliği sıfatını da koruyarak etkisiz kılacak düzeyde bir korumadır. Kısaca mutlak anlamda iş güvencesi. Yani işçi temsilcisi görevi nedeniyle işten atılan işçinin ücret ve tüm sosyal haklarını temsilciyi çalıştırmasa da işverenin ödemek zorunda kaldığı bir iş güvencesi kurumu ancak “etkin koruma” olarak kabul edilebilecektir.

İşçi temsilcisi için “Etkin korumanın” kapsamına neler girdiğini 135 sayılı sözleşmenin 1. maddesi sıralamıştır. İşten çıkartma dahil işçi temsilcisine zarar verebilecek her nevi işleme karşı işçi temsilcisi etkin koruma altına alınmalıdır. İşçi temsilcisi, işçi temsilcisi sıfatı taşıdığı için, bu sıfatla faaliyette bulunduğu için, sendika üyesi olduğu veya sendikal faaliyetlere katıldığı için karşılaşacağı her türlü işleme karşı etkin korumadan yararlanacaktır. Tüm bu koruma hükümlerinin uygulanması için 135 sayılı Sözleşmenin 1. Maddesi işçi temsilcileri açısından aradığı tek koşul temsilcilerin yasa ve toplu iş sözleşmesine uygun davranmalarıdır.

135 sayılı ILO sözleşmesi işçi temsilciliği ile sendika temsilcisini 3. maddesinde ayrı ayrı tanımlamış, ancak her ikisini de güvence kapsamına almıştır. 3. maddeye göre sendika temsilcileri, sendikalarca veya bu tür kuruluşların üyelerince seçilen veya atanan işçilerdir. İşçi temsilcisi ise “ulusal mevzuat veya toplusözleşme hükümlerine göre işletmenin işçileri tarafından serbestçe seçilen ve ilgili ülkede, sendikalara tanınan özel ayrıcalıklı faaliyetleri içermeyen görevlere sahip” temsilcilerdir.

135 sayılı sözleşme “işçi temsilcisi” üst başlığında ele aldığı işçi temsilciliği ile sendika işyeri temsilciliğinin bir birisinin karşısına konulmaması için 5. maddesine hüküm koymuştur. Sözleşmenin 5. maddesi hükümete işçi temsilciliğinin sendika veya sendika işyeri temsilcisinin durumunu zayıflatacak şekilde kullanılmaması ve ilgili bütün konularda seçilmiş temsilcilerle, ilgili sendikalar ve onların temsilcileri arasında işbirliğini teşvik için önlemler alma yükümlüğü getirmiştir.

Peki ama işçinin seçtiği işçi temsilcileri de bir süre sonra işverenin dümen suyuna girerse, işveren işyerinde işçi temsilcisine ufak ufak imtiyazlar tanıyarak, gerekirse ve değer görürse çıkar sağlayarak, temsilciyi kendi çıkarları için kullanırsa ne olacaktır?

Bunların her birisi olabilir. Temsilci kendi arkadaşlarına sırt çevirebilir. Temsilci kendisini seçen işçiye değil, işverene daha yakın durabilir. İşvereni denetlemek için seçilmiş temsilci, işverenle bir olup işçiyi ezim ezim ezmenin aracına dönüşebilir. Bunların dünyada örnekleri yaşanmıştır.

Ne var ki işyerlerinde canlarını riske atmaktan korkmayan işçiler, geleceklerini, yaşamlarını korumak için risk almaktan korkamamayı da göze almak zorundadır. Yozlaşan işçi temsilcisinin yerine yenisini seçerek, gerekirse makine makine mücadele ederek, işyerinde örgütlü mücadeleyi ilmek ilmek örmek gerekmektedir.

İşçi temsilciliği işyeri işçi örgütlenmesinde ancak ilk ilmek olabilir. İşyerinde işçi örgütlenmesi işi temsilciliği ile sadece bireysel iş hukukunun sağladığı hakların uygulanması amacına dönüktür. Yani en alt, en az olanın uygulanmasını sağlamayı hedefler. Bundan sonrası toplu iş hukukunun alanına girer. Kolektif haklar, sendika grev ve toplu iş sözleşmesi, gerçek anlamda korumayı sağlayacak kurumlardır. İşçi temsilciliği ile atılan ilk ilmek, işverenden, siyasi iktidardan bağımsız, işçiyi gerçek anlamda temsil yeteneğine sahip sendikaları var ederek tamamlanmalıdır.

Haftaya işçi temsilciliğinin Türk hukukunda yeri var mıdır, gerekli midir sorularını tartışmaya çalışarak bu uzun yazıya nokta koyalım.

 Kaynak: Evrensel

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/yazilar/isci-temsilciligi-ve-isci-konseyleri-3-dr-murat-ozveri/

TÜKETİCİ FİYAT ENDEKSİ EYLUL 2017

2017 Eylül ayı itibariyle bir aylık enflasyon yüzde 0,65 oranında, oniki aylık enflasyon yüzde 11,20 oranında ve yıllık ortalama enflasyon ise yüzde 9,98 oranında artış göstermiştir.

 

Konfederasyonumuz üyesi sendikaların bağıtladığı toplu iş sözleşmelerinin bir bölümünde ücret zamlarının enflasyona endeksli olduğu ve ücret zammının hesabında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Tüketici Fiyatları Endeksi’nin (TÜFE) esas alındığı bilinmektedir.

TÜİK’in ekte bir örneği gönderilen 03 Ekim 2017 günlü Tüketici Fiyatları Endeksi (2003=100) haber bültenine göre; 2017 Eylül ayı itibariyle bir aylık enflasyon yüzde 0,65 oranında, oniki aylık enflasyon yüzde 11,20 oranında ve yıllık ortalama enflasyon ise yüzde 9,98 oranında artış göstermiştir.

Öte yandan, bazı sözleşmelerde ücret zamlarının altışar aylık dönemler halinde gerçekleşen enflasyon esas alınarak uygulandığı bilinmektedir. Bu kapsamda, Nisan-Eylül 2017 dönemi itibariyle altı aylık enflasyon oranı, Eylül 2017 endeks değeri olan 313,88 rakamının, Mart 2017 endeks değeri olan 305,24 rakamına bölünmesiyle bulunan yüzde 2,83 oranındadır.

Kaynak: Türk-İş

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/tuketici-fiyat-endeksi-eylul-2017/

EYLÜL 2017 AÇLIK ve YOKSULLUK SINIRI

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.522,58 TL

 

DAR ve SABİT GELİRLİLERİN DERDİ GEÇİM… FİYAT ARTIŞLARIYLA BİRLİKTE YOKSULLUK DA YAYGINLAŞIYOR…

DÖRT KİŞİLİK AİLENİN AÇLIK SINIRI 1.523 TL, YOKSULLUK SINIRI 4.960 TL

AYLIK MUTFAK ENFLASYONU YÜZDE 1,19 ve ONİKİ AYLIK YÜZDE 9,84 ORANINDA

ASGARİ ÜCRET AYLIK NET 1.404 TL AMA BİR KİŞİNİN AYLIK GEÇİM MALİYETİ 1.901 TL

 

Devletin resmi kurumu olan TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından açıklanan “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2016” sonuçları, ülkemizde yoksulluk sorunun devam ettiğini göstermektedir. Vatandaşların mevcut gelirleri ve yaşama şartları temel alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre (medyan gelirin yüzde 60’ına göre) yoksulluk oranı yüzde 21,2’dir. Diğer bir ifadeyle ülkede yaşayan yaklaşık her beş kişiden biri, devletin resmi kurumunun belirlediği kritere göre, yoksuldur.

 

TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) tarafından otuz yıldan bu yana her ay düzenli olarak yapılan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırması ise “insan onurunun gerektirdiği yaşama şartları” temel alınarak hesaplanmaktadır.

 

TÜRK-İŞ Araştırmasının Eylül 2017 ayındaki sonucuna göre:

 

  • Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.522,58 TL,
  • Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.959,54 TL oldu.
  • Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 1.901,08 TL olarak gerçekleşti.

Kaynak: Türk-İş

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/eylul-2017-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

SENDİKAMIZ GENEL MERKEZİ 19. OLAĞAN GENEL KURUL İLANI

GENEL KURUL İLANI VE GÜNDEM

SELÜLOZ-İŞ

TÜRKİYE SELÜLOZ VE KAĞIT, AĞAÇ MAMÜLLERİ İŞÇİLERİ SENDİKASI   GENEL MERKEZİ

 

Sendikamızın 19. Olağan Genel Kurulu 21-22 EKİM 2017 tarihlerinde    aşağıdaki gündem gereğince 10.00-17.00 saatleri arasında SANAYİ MAH . ÖMER      TÜRKÇAKAL BULVARI NO :26 İZMİT KOCAELİ ADRESİNDEKİ EMEX OTEL            TOPLANTI SALONUNDA            yapılacaktır. Aynı gün çoğunluk sağlanmadığı     taktirde 2. Toplantı 28-29 Ekim 2017 tarihlerinde aynı adreste 10:00-17:00             saatleri arasında yapılacaktır.

Saygılarımızla.

Bekir TANRIKULU            Ergin ALŞAN

Genel Başkan Vekili          Genel Başkan

Tis ve Mali İşl Sor.

 

GÜNDEM :

1- YOKLAMA VE AÇILIŞ

2- GENEL BAŞKANIN AÇIŞ KONUŞMASI

3- GENEL KURUL DİVAN TEŞKİLİ ( 1 BAŞKAN , 2 BAŞKAN VEKİLİ, 2 KATİP )

4- SAYGI DURUŞU VE İSTİKLAL MARŞI

5- KOMİSYONLARIN TEŞKİLİ :

  1. a) Tüzük tadil komisyonu
  2. b) Bütçe komisyonu
  3. c) Hesap Tetkik Komisyonu

6- MİSAFİRLERİN TANITIMI VE KONUŞMALARI

7- ADAYLARIN DİVANA MÜRACAATI

8- FAALİYET RAPORLARININ VE YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİR     RAPORUNUN OKUNMASI VE MÜZAKERESİ

9- KOMİSYON RAPORLARININ OKUNMASI , GÖRÜŞÜLMESİ VE         KABULÜ, TÜZÜK DEĞİŞİKLİĞİ ÖNERİ YA DA TASARILARININ        GÖRÜŞÜLÜP KARAR BAĞLANMASI

10- KURULLARIN İBRASI

11- ADAYLARIN KONUŞMASI

12- SEÇİMLER

13- DİLEK VE TEMENNİLER

14- KAPANIŞ

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://selulozis.org.tr/haber/sendikamiz-genel-merkezi-19-olagan-genel-kurul-ilani/

Eski yazılar «